28 Şubat 2011 Pazartesi

83. oscar ödül töreni


sevgili bilokseverler, benim gibi hayatı film olan bir insanın oscar ödül töreninden bahsetmemesini, es geçmesini beklemiyorsunuz heralde :)

sabırsızlıkla beklediğim aylardır bangır bangır adayların konuşulduğu ödül töreni bu gece saat 01:00 itibari ile kırmızı halıdan start verdi... gerçek ödüller sahiplerini bu gece sabaha karşı almış olacak... cnbc-e tüm töreni canlı olarak veriyor.. ama aramızdaki saat farkı nedeniyle sabahın 3'ünde başlayı 7'sinde bitecek töreni ne kadar izleyebilirim bilmiyorum... şimdilik arasıra kırmızı halıya bakarak yetiniyoruz...

benim en kuvvetli favori adayım tabiiki Black Swan'daki performansıyla Natalie Portman...

ve film mutlaka bir ödül alır diye ümid ediyorum zira Natalie'nin karşısında kuvvetli bir rakipte göremiyorum... aslında aday filmlerden çoğunuda izlemedim şimdi önyargılı davranmış olmayayım ama şahsen Natalie Portman gerçekten çok iyiydi...

şimdi bu yazıyı yarın okuyacak olanlar töreni kaçırdıklarına üzülmesinler, salı günü yine CNBC-E de akşam 22:00'de tekrarı yayınlanacak...

sanırım bende o salı günü izleyenler arasında olacağım.. çünkü dün gece tekilaları devirip sabaha karşı uyuyup bu günde misafir ağırladıktan sonra 1 gün daha sabaha kadar oturmayı bünyem kadırrırmı ? sanmıyorum... hem altyazılı izlemek tercihim tabi... yani öyle ümid ediyorum :P

26 Şubat 2011 Cumartesi

benim düğün hikayem

bal böcükleri bloğunun sahibesi Serpil'in emri ile düğün fotolarımdan bikaç kare koymaya karar verdim... 1500 tane fotonun içinden seçmek kolay olmadı her ne kadar şu aşağıdaki foto hariç hiçbirinde yüzüm görünmesede o benim evet :) fotoğraf seçerken o günlere gittim. biz 2 düğünle evlendik ama 5 tanede olsa o günlere doyum olmuyormuş... hee tabi bizim gibi tüm hazırlıkları sadece siz ve eşiniz yapıosanız iş başka tabi.. biz artık 2. düğünün ortalarında "yeter artık bitsin" diye ağlaşmalara başlamıştık... yorucu ama herşeye rağmen güzeldi... rüya gibiydi derler ya aynen öyle işte.. geriye dönüp bakınca, canımı sıkan hiçbirşey olmamış onu anladım. tabi kuaförde damat beyi 2 saat beklemem ve bu yüzden fotoğraf çekiminin nikahtan sonraya kalması dışında :) hal böyle olunca esas düğün resimlerimde 283847 kişiyle öpüşmekten bitap düşmüş bir ifade var ama olsun :)


kuaförde makyajım yapılırken




bu yazdıklarımdan kimler evlendi ya da evliliğe adım attı derseniz. cvp: hiçbiri :) evde kaldı hepsi.

işte bu ağlaşmaların ardından evden ayrılışım :(


simone gelin olmuşş





işte böyleee... serpilcim cnm benim keşke daha çok resim paylaşabilsem ama şunları yüklemek bile 3 saatimi aldı... üzerimden de bi yük kalktı ama ne zamandır istiodum bunu :)



25 Şubat 2011 Cuma

Prensesin Uykusu



çok fazla türk filmi izlememe rağmen çağan ırmak filmlerini seviyor ve beğeniyorum...

bence o farklı bir pencereden bakabiliyor dünyaya, bir yönetmende olması gereken en önemli ve belkide tek özellik bu... hem herkesin gözünden hemde bambaşka bir gözden bakabilmesi gerekir diye düşünüyorum...

prensesin uykusu belkide türkiyede çekilmiş türünün ilk örneklerinden... içinde garip efektler olan hatta çizgi öğeler olan bir film... ama en güzeli de , masalsı bir film...

yalnız ve terkedilmiş bir çocuk olan aziz tüm bunlara rağmen sürekli gülerek bakar etrafına, herkes bunu onun bir kusuru sansa da bence aziz'in iç dünyası onların sandığı kadar üzücü ve mutsuz değildi...

bu, bir ayağı doğuştan sakat ve ailesi tarafından terkedilen küçük çocuk büyür ve yetiştirme yurdundan en yakın arkadaşıyla bir ev tutar... bir yandan da en sevdiği işi yapmaktadır bir kütüphanede görevlidir ve kitaplar , hikayeler , masallar onun gerçek dünyasıdır...

Azizin yaşadığı apartmana taşınan bir kadın ve onun küçük kızı Gizem, Aziz'in hayatını farklı bir yer edinecektir...

izlediğime hiç pişman olmadım ve çok zevk aldım... Çağan Irmak daha çok film çeksin ve türk sinemasının gelişimine katkıda bulunsun :) hatta bi okul açıp sonraki nesillere de aktarsın bilgilerini... türkiyenin de ufku açık yeni yönetmenlere ihtiyacı var...

23 Şubat 2011 Çarşamba

biri beni durdursun...


sürekli yemek yemek istiyorum.. bu çok anormal bi durum.. çünkü normalde aç yaşayan bi insanım ben !!! doymuyorum yedikçe yiyesim geliyor, bir aydır yediğim çikolatanın haddi hesabı yok... evdeki tüm çikolata stoklarını ben tükettim... ve garip bir şekilde sürekli yumurta yemek istiyorum... başka bişey değil sadece yumurta, dün sabah 2 adet haşlanmış yumurta yedim kesmedi bu akşamda yumurta yaptım ve yedim... bu durumdan rahatsız değilim aksine çok mutluyum çünü yıllarca yemek yeme problemleriyle boğuştum ben... ama yılların bu alışkanlığı nasıl olduda birden tersine döndü anlayamıyorum.... şu anda da acayp acıktım... dolabı açıp herşeyi mideme indiresim var hatta dolapta yatasım var...

21 Şubat 2011 Pazartesi

The Life and Death of Peter Sellers

biyografileri severmisiniz ? ben bayılırım... öncelikle hikayenin gerçek olması ve sonra kahramanıın bilmediğimiz yönlerini göstermesi çok büyüleyici gelir bana... aslında hayranı olduğumuz insanların özel hayatlarını merak ederiz hepimiz... ben bunu magazin programlarından ziyade biyografilerden öğrenmeyi daha ilgi çekici buluyorum... tv de izlediğim biyografi programları dışında böyle nadide insanların filmlerini izlemekte çok büyük zevk. şimdi bu sebeple önce size bahsetmek istediğim filmin kahramanı kimmiş, kısa bir biyografisini paylaşıyorum

Peter Sellers

(doğum ismi Richard Henry Sellers, 8 Eylül 1925 – 24 Temmuz 1980), İngiliz komedyen ve aktör. En çok The Pink Panther film serilerindeki Şef Müfettiş Clouseau karakteri,Dr. Strangelove filminde oynadığı 3 ayrı rol ve Lolita filminin 1962'deki orjinal versiyonunda oynadığı Clare Quilty karakteriyle bilinir. Ayrıca kendisinin sondan bir önceki filmi olan Being There filmindeki adam-çocuk olan Chance the gardener karakteri ile bilinir.

Sellers BBC radyosundaki komedi dizileri The Goon Show ile ününü yükseltti. Onun çeşitli aksanlardaki(örn; Fransız, Hint, Amerikan, Alman, yanısıra İngiliz yöresel aksanlar) konuşma yeteneği, komedi tesirli karakterler yelpazesini tasvir etmesindeki yeteneğiyle beraber, bir radyo karakteri ve sinema aktörü olarak başarısına katkıda bulundu ve onun ulusal ve uluslararası adaylıklar ve ödüller kazanmasına neden oldu. Seller'ın özel hayatı kargaşa ve buhranlarla, ve içerisinde bulunduğu duygusal problemler ve madde bağımlılığı ile karakterize edildi. Seller dört defa evlendi. Bu evliliklerden ikisinden üç çocuğu oldu.

evet kısaca Peter Sellers, hepimizin bildiği Pembe Panter'in baş kahramanı dedektif Clousseau ...

bu filmde onun çalkantılı hayatını, filmlerini, garip kişiliğini ve aslında yaşadığı dramı anlatıyor...

kendisini sinema sektörüne kabul ettirebilmesi çok güç olmuş, fakat kabul gördükten sonra da üstün yeteneği sayesinde çok hızlı yıldızı parlamış ve aranan aktör oluvermiş Pembe Panter serisinin ilk filminde küçük bir yan rol kapan Sellers izleyici tarafından çok eğlenceli bulununca başrolün de önüne geçmiş ve serinin diğer filmleri tamamen onun için yazılmış... ama hepimizin bu çok sevdiği çocukluğunda mutlaka bir kere izlediği film, Peter Sellers için hep bir utanç kaynağı olmuş... sebebi aslında onun gerçek yeteneğini yansıtmadığını düşünmesi ve karakterin onu tatmin etmemesi... Peter Sellers hep kendi filmini (being there) çevirebilmek için paraya ihtiyaç duyduğundan Pembe Panter filmini istemesede kabul etmiş...

filme gelecek olursak, işte filmde tüm bunları bulacaksınız fakat bunun dışında o sevimli adamın sevimsiz yüzünüde göreceksiniz, zaman zaman duygularınız yükselecek, zaman zaman ona kızacaksınız ama çoğunlukla çok eğleneceksiniz ve kesinlikle türünün en farklı biyografisini izleyeceksiniz...

tavsiye edilir güzel işlenmiş bir yaşam öyküsü...

bu arada Peter Selers'ı canlandıran, Geofrey Rush'da en az onun kadar muhteşem bir oyuncu...

not: bu arada filmin sonunda elinizdeki dvd'de eğer kamera arkası varsa mutlaka izleyin derim, oyuncuların anlattıkları en az film kadar güzeldi...


19 Şubat 2011 Cumartesi

ne zaman ıslak hamburger yesem...

bundan 3 yada 4 yıl önce... evde hastalığa mağlup yatıyorken.. kardeş gibi sevdiğim ailemizin 5. ferdi dediğimiz arkadaşım aradı... ne var ne yok demeye aramış... nazımın arkadaş çevremde bi ona geçtiğini iyi bilir, iyi kullanırdım bu durumu... hemen acıklı ve zavallı bir ses tonuna büründüm ... "çok hastayım ben yatıyoruuuuum" dedim çok üzüldü halime ne yapacağını şaşırdı "canın birşey istermi getireyim" dedi...

aslında canım fecii ıslak hamburger istiyordu.. fakat o zaman ıslak hamburger taksim haricinde hiçbir yerde yok... ve taksim bize çoook uzak... hani öyle yoldan geçerken alıp gideyim diyemeyeceği kadar uzak... bu sebeple "hay anasını ne olmıcaksa onu isterim zaten canım ıslak hamburger istio"dedim... bi düşündü, sonrada "ıslak hamburger bulup getiremem ama seni ıslak hamburgere götürürüm" dedi :) ama nasıl olurduki ayakta duramayacak kadar hastaydım ben, ateşimde yüksekti... fakat öyle istemiştiki canım o ıslak hamburgeri... zira canım öyle şiddetle kolay kolay bişi istemez... önce olmaz dediysemde ikna etti beni. kalktım zor güç giyindim hazırlandım... annemin bize tüm ciyaklamalarına rağmen çıktık ıslak hamburger seferine... aslında delilikti o kadar hastayken o kadar yol katedip sadece ıslak hamburger yemeye gitmek... ama sanki tek sebebi ıslak hamburger deildi bu yolculuğun... belliki o da o gün evde olmak istemiyordu... canı çıkmak istemişti ki beni aramıştı.. tek sebebi ıslak hamburger deil, onu kırmamaktı...

inanınki hayatımın en eğlenceli günüydü o gün... ıslak hamburger yedik, hasta olduğum için birini bile bitiremedim... sonra fransız sokağına gittik beraber fotoğraf çektik ben bütün resimlerde solgun çıktım :) daha sonra inci profiterol'e gittik en sevdiğim tatlı profiteroldü, orada neşe abla ve onun daha bir önceki gece evlendiği hintli eşi vishant'la tanıştık... o akşam amerikaya döneceklerdi. komik evlenme anılarını anlattılar bize güldük... fotoğraf makinemizin pili bitince onlar resmimizi çekti sonra maillerimizi aldık... hala görüşürüz... şimdi neşe abla ve vishant'ın bir oğulları oldu aslan gibi bir çocuk... adı da aslan :)

bir ara çok kötü hissetim, o hep sorup durdu iyimisin diye... hep iyiyim dedim... :) o güzel günü berbat etmemeliydim... zaten nereye gönülsüz gittiysem çok eğlenip dönmüşümdür hep... o akşam eve yorgun, hastalığmı bir adım düzelmemiş ama mutlu olarak döndüm...

aradan yıllar geçti... geçen mayısta sirkecide bazı işlerimiz vardı sevgiliyle... çok yağmur yağıyordu iliklerimize kadar ıslanmıştık ve açtık... bambinin sirkecideki büfesine girdik.. garson geldi ben ıslak hamburger istedim.. bilinçsiz... zaten canım çok nadiren ıslak hamburger ister benim.. öyle çok çokta sevmem hani... neyse yemeklerimiz geldi, ıslak hamburgerden bir ısırık aldım, donup kaldım....

o tat beni 3 - 4 yıl öncesine götürdü birden.. o gün geldi aklıma, o gün yaşadıklarımız, o günkü mutluluğumuz, hasta dahi olsam o anı yaşamam gerektiği, hiçbirşeyi ertelemem gerektiği geldi bir kez daha... bir kez daha hayatımda onun için yapabildiğim tek şeyin bu olduğunu hatırladım, sadece ıslak hamburger yemek deildi o günkü amaç... hasta bile olsam onu kırmamaktı, onun için birşey yapabilmekti.. yapabileceğim o anda sadece buydu...

ağlamaya başladım, ağzımda büyüdü o bir lokma.. bıraktım geri kalanını masaya, devam edemezdim bitiremezdim.. bitiremedim... ağladım sadece... yağmur gibi ağladım... dokundu yüreğime, belki onun için başka hiçbirşey yapmamıştım o yüzden dokundu... ve en acısı onu kaybedene kadar farkına varamadım yapamadıklarımın...

şubat ayında bir cuma gecesi uykunun en tatlı yerindeyken telefonum çaldı... önce uyku sersemi telefonda gördüğüm isme bir anlam veremedim.. saate baktım saat gecenin 3'üydü.. bir arkadaş arıyordu.. ama gecenin 3'ünde niye ki ? diye saçma sapan düşündüm bi an.. sonra açtım telefonu... hiç dolandırmadan direk dediki; onu kaybettik, diğerlerine ulaş haber ver.

geri dönme imkanım olsa geçmişe; ne yaşadığım başarısızlıkları, rezillikleri, en utanç veren anıları, sahnede kırdığım potları, yaptığım yanlışları, ne de sevgiliyle olan büyük tartışmalarımızı, hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi silmek değiştirmek istemezdim.. hepsinin benim ben olmamda etkileri var.. biz olmamızda... ama 20 şubat gecesini silip atmak isterdim tüm anılarımın arasından...

o geceden daha 3 gün önce o çok sevdiği sabırla beklediği şeye kavuşmuştu, motoruna... ve 3 gün sürdü sadece... 3 gün sonra o motorla son yolculuğunu yaptı... onsuz 1 sene oldu bugün, 1 sene boyunca konuşamadım yazamadım... bekledim inanmayı....

beraber lunaparklara gidip çocuklar gibi eğlendiğimiz, bazen çocuklar gibi birbirimize küstüğümüz, hatta abartıp kavga ettiğimiz ama yinede birbirimizi görmeden edemediğimiz o çocuk yürekli koskoca adam yoktu artık....

o şimdi uzak bir yere gitti.. sanki bir gün geri dönecek.. hani üniversiteye gidip döndüğü gibi, hani askere şırnağa gidip döndüğü gibi, şimdilik yok... bir gün yine hepberaber olacağız.... ve yine beraber ıslak hamburger yemeye gideceğiz... hasta olsamda yine onu kıramayacağım...

ve inanmadım, inanmayacağım.....

The Prestige

bu günlerde çok film izleyip az paylaşıyorum, sebebi sanırım film izlemekten yazmaya fırsat bulamamam :) ama söz hepsini yazıcam tek tek...

bir filmi izlemek için bazen içindeki tek bir karakter bile yeterli olabiliyor benim için... evet filmler konusunda garip önyargılarım var.. ben öyle her filmi izleyen tiplerden değilim... ama bir adam veya bir kadın için filmi izlerim... bu film de öyle başladı işte... başta Christian Bale'in oynadığını duyunca izlerim tamam dedim... çünkü kendisine "makinist" filminden ötürü hayranım... oradaki oyunculuğu performansı kusursuzdu bence.. neyse o ayrı bir post konusu...

filmde çok kaliteli oyuncular var bi kere, sadece Christian Bale değil, Hugh Jackman, Michael Cane ve Scarlett Johanson...

film birbiriyle yakın arkadaş olan ve beraber çalışan iki sihirbazın bir gösteri esnasında yaşadıkları talihsiz olay sonucunda birbirlerine düşman olmalarını anlatıyor... çeşitli ilüzyon numaralarıyla bezeli bu hikayede bir çok gösterinin de püf noktalarını acı taraflarını öğreniyoruz...

birbirlerine ölesiye düşman olan bu 2 arkadaş aynı zamanda birbirlerinin en büyük rakibi haline gelirler, yıllar içinde ikisinin de rekabeti ve düşmanlığı çoğalır ve sürekli birbirlerinden daha iyi olabilmek için çabalayıp durular... rekabet zaman zaman tehlikeli hale gelir...

bu arada filmde David Bowie' de rol alıyor kısa ve öz olsada akılda kalıcı bir karakteri oynamış... ben çok beğendim...

filmdeki bu tehlikeli rekabet ölümcül bir hal alırken sonu nereye varacak ? zaman zaman hangi sihirbazın diğerinden daha iyi olduğuna izleyici bile karar veremezken sonuçta galip gelen kim olacak ve nasıl galip gelecek ? sonu süprizlerle dolu bir filmdi. 1 kez oscara aday gösterilmesine rağmen hiç ödül alamamış ama bence almayı haketmiş bir filmdir.. görsel, kurgusal ve oyunculuk bakımından çok iyiydi...

İMDB filme 8.4/10 vermiş, aldığı puanı hakediyor...