bu günlerde hep aynı şarkıyı dinliyorum, başa alıp tekrar, sonra tekrar... bu kızın sesinde bir büyü var sanki... şarkıda da anlattığı gibi, sanırım doğduğum yeri özledim bende, orada yaşadığım anıları anımsadım... neden sevdiğimi daha çok anladım sonra...
29 Ağustos 2011 Pazartesi
27 Ağustos 2011 Cumartesi
bu gün benim doğum günüm...
sabah annemin telefonu ile açtım gözümü... vodafone'a saydırıyordu :) annemin hattı benm adıma kayıtlı sabah mesaj gelmiş ona, doğum gününüz kutlu olsun diye... neymiş " annem doğum günümü kutlamak için uyandırmaya kıyamıyor muş, ama utanmaz vodafone bile sabahın köründe mesaj yolluyormuş" :)
annem diye söylemiyorum, dünyanın en melek insanıdır. hayatta kimseye küstüğü görülmemiştir, kimseyi kırdığı da, biz arada didişiriz, ama genelde hep suçlu benmdir, onunla aramda en ufak bir benzerlik yok, keşke karakterim birazcık anneme benzeseydi, çok azıcık benzeseydi etrafımdakileri daha az kırardım. çoğu zaman kırılsa da belli etmez annem... sırf kırıldığını söylerse birini incitir diye... evlenmeden önce belki bu kadar hassas değildim annem konusunda. o her zaman dünya daki en sevdiğim insandı ama şimdi onu kırdığım zaman oturup ağlıyorum ve kendimden nefret ediyorum... o benim doğum günümü kutlamak için aradığında bu kez diğerlerinden farklıydı, birbirimizden uzaktaydık artık, o beni ben ise onu kutladım, benim gibi bir çocuğu doğurup büyütüp sinir hastası olmadığı için :)
"sen bundan 28 yıl önce bu gün, akşam 9 da zorla doğurtuldun ! :) " dedi annem
ben postmatüreyim, ve bu sebeple suni sancı denen o serumla doğum sancısı tetiklenerek dünyaya getirilmişim... üstelik doğduğumda hiç ağlamamışım,
annem bunları anlatırken, "demekki dünyanın ne boktan bi yer olduğunu anlayıp gelmek istememişim" dedim... üzüldü tabi
ailemin, eşimin ve en önemlisi sağlığımın sorunsuz olmasının insanın mutlu olmasına yetecek sebepler olduğunu söyledi... tabiki her anne gibi haklı çıktı yine
anladımki dünyanın en güzel hediyelerine sahibim... elimden hiç alınmasını istemediğim hediyeler.... annem, babam, tüm ailem, sevgilim... iyiki varsınız... sizin gibi insanlara sahip olduğum için bu dünyadaki şanslı doğmuş insanlardanım :)
21 Ağustos 2011 Pazar
ben çocukken - 4
hayatın ne denli zor olduğunu ve 28 senede öğrenemediğim herşeyi şu son 2 ayda öğrendim... belki ben çok hassas bir insanım, belki çevremdekiler çok rahat bilmiyorum fakat, sağlam bir hayat tokadı yedim yüzüme... ve uzak olan her şey şuan daha lüks daha ulaşılmaz geliyor gözüme...
"hmm simone daha ne gördün ki henüz çocuğun bile yok" demeye yeltenenler... durun orada.. herşeyin farkındayım ben, zaten zor olan hayatın çocukla daha da zorlaşacağının farkındayım...
bu yüzden çocuğum yok işte, hem daha yaşım da küçük :P (ufaldacebimegir)
hep beraber bir totem yapalım mı... okuyan herkesten rica ediyorum... yazının altına sadece "herşey çok güzel olacak" yazabilir misiniiz? hadi kırmayın beni... herşeyin güzel olacağına gerçekten inanayım, buna nasıl ihtiyacım var...
çok çok lüks bir hayata sahip değilseniz.. sizinde ben ve diğer insanlar gibi, her istediğiniz anında olmuyordur.
çocukken (ki çok acayip bi çocuktum) hiçbir zaman bir oyuncakçıda ağladığımı tepindiğimi ve ya bir oyuncağı almak istediğimi hatırlamıyorum... genelde oyuncak sevmezdim ben, sadece 2 tane bebeğim oldu mesela.. biri bana bakan halamın evlenirken, evden ayrılırken verdiği hediye, biride babamın aldığı kocaman bir bebek... ama ilgi alanlarım bebekler olmadı hiç... sokakta toprakla, çamurla oynamayı tercih ederdim...
hatta bir dönem babamın işi sebebiyle taşındığımız semtte , o yıllar istabul'un ciddi alt yapı sorunları vardı, sokaklarda çamurdan yürünmezdi... şuan moda olan o lastik çizmeleri o zaman biz mecburiyetten giyerdik... sokakta oyun oynardık yinede. su birikintilerinde yaşayan kurbağa yavrularını, bir kavanoza doldurur, onları beslediğimizi sanardık, öğkk şimdi anlatırken içim kalktı... oynarken yanlışlıkta kafasını yardığımız arkadaşımızın annesi, bizi mahkemeye vermek yerine "çocuktur olur böyle şeyler" der ve konuyu kapatırdı... aşkı, mahalledeki delikanlı abilerin, bizim arada yanaklarımızdan makas alması sanardık :) dünyanın en lezzetli abur cuburu, oyun arasında ekmeğimizin üzerine sürülen çikolataydı, eğer evinde olmayan varsa ona da bir ekmek sürülürdü... sonra yine babamın işi vesilesiyle çocukluğumun büyük kısmının geçtiği mahalleye taşındık... orası diğerine göre muhteşemdi, bir köy dü bu kez... istanbul'a bağlı ama azıcık dışında bir köy... kapımızın önünden küçük başlar geçerdi, salçalı ekmekle de orada tanıştım... hala tadı damağımda olan o ev yapımı salçanın lezzetini unutmam mümkün değil... aşure ayı geldiğinde mahallede herkesin evinden bir aşure kokusu süzülürdü, çocuğu bol bir mahalleydik... annelerimizden biri aşure pişirir kapı önündeki çardağa koca bir kase aşure yanına 8 kaşığı bırakır, isteyen gelip yer, istemeyen oyuna devam ederdi... arada ev sahibimizin kızı olan genç abla beni bahçelerine götürür beraber domates toplardık... kışın kar yağınca hafif yokuş olan mahallemizde popolarımıza poşetleri bağlayıp aşağı doğru kayardık... dünyanın en eğlenceli işiydi o... hıdrellez diye bişey vardı eskiden, kocaman bir ağaca salıncak kurulur, piknik yapılır, küçük tüpün üstünde çay kaynatılırdı, bizim köyümüz denize de yakındı, arada toplaşır denize giderdik, bütün mahallenin çocukları, annelerin ikazlarına kulak asmadan, alabildiğine kudururduk denizde... kırmızı bir mayom vardı benim, üstünde mickey mousse olan :) akşam yorgun ve kırmızı yanaklarla eve döndüğümüzde bir koca tabak karpuz ve mangalda balıklar beklerdi bizi, duşumuzu alıp hemen balkondaki masanın etrafına toplanırdık, akşam serinliği çıkardı sonra, arka bahçedeki incir ağaçları sallanırdı rüzgardan, erkenden uyurduk, hem doymuş bir mide, hemde yorgun ama mutlu bir ifadeyle. kışın okul dönüşleri, geldiğimiz kestirme yoldaki ceviz ağaçlarının altına düşen nemli cevizleri toplardık, onunla yetinmeyen abim ağaca çıkardı her seferinde, işte kolunu ilk o ağaçtan düşünce kırmıştı...
bir sürü kedilerim vardı, ağacı çok çimeni bol bir yerdi, her bahar uğur böceklerini toplardım, beslemek ümidiyle yine, sabah uyandığımda hepsinin firar ettiğini görür üzülürdüm.... odamın perdesine kelebekler koza yapardı, aylarca sabırla beklerdim içinden çıkacak o buruşuk kanatları... oyuncağa ihtiyacım yoktu, hayat o zaman benim oyuncağımdı...
şimdi şehrin göbeğinde, ottan böcekten, çocuk olmaktan uzak, yaşıyoruz bile diyemiyorum, yaşamaya çalışıyoruz. ümitle "herşey çok güzel olacak" diyorum....
19 Ağustos 2011 Cuma
günün şarkısı (tea party - halcyon days)
bu şarkıya bayılıyorum... sevgili kocam sayesinde keşfettim bu grubu, kullanılan müzik aletleri sayesinde şarkı başlarken türkçe bişiler dinleyeceğinizi sanıyorsunuz... hem etnik hem sert bi şarkı olması daha çok sevmeme sebep oldu... umarım sizde seversiniz :)
18 Ağustos 2011 Perşembe
rio
en son izlediğim bu film animasyon açlığımı biraz olsun bastırdı :) şöyle eğlenceli sevimli bir animasyon izlemek isterseniz kaçırmayın derim...
blue çok küçükken esas vatanı rio dan kaçırılır. hayvan kaçakçılarının arabası minnesota da bir direğe çarpınca içinde bulunduğu kutu düşer ve onu, o zamanlar küçük bir kız çocuğu olan linda bulur. blue ve linda beraber büyürler linda ona çocuğu gibi büyük bir sevgi ve sabırla bakar... fakat bir gün bir kuş bilimcisi bu nesi tükenmek üzere olan kuş cinsinin minnesota da sahibiyle yaşadığını öğrenir ve linda nın kitapçı dükkanına onları ziyarete gider...
aslında julio'nun amacı bu nesli tükenmek üzere olan kuşun dünyada sadece 2 tane kaldığı biri bir dişi olan jewel'in rioda bir merkezde tutulduğu diğerinin ise linda'nın blue'su olduğudur... bu sebeple bu ikiliyi bir araya getirip türün devamını sağlamak ister... linda başta kabul etmese de , düşününce buna engel olmanın bencillik olacağına karar verir ve blue ve julio ile birlikte rio'nun yolunu tutar...
uçmayı bilmeyen bir kuş (blue) özgür ve hırçın dişi (jewel) ve hayvan kaçakçıları ile bir kovalamaca hikayesi... çok eğlenceli, sevimli, biz seyircilere animasyon için bir nimet olan rengarenk rio karnavalını da yaşatan güzel bir film :) buz devrinin yapımcılarından...
tea party
birçok konuda olduğu gibi çay konusunda da bazı takıntılarım var... başak burcu olmak zor ne yapayım :) yıllardır çayı aynı fincandan içerim... şu yukarıda görmüş olduğunuz fincan benm ve beni yakından tanıyan herkesin evinde mevcut. annemlerde, abimlerde, eşimin annesinde, kuzenlerimde vs... çünkü başka bardakla içtiğim çaydan hiç tat alamıyorum sanki... çay dediğin illaki cam fincanda olmalı, hem öyle sıradan cam fincanları da kabul etmem, camı ince olmalı, sapı metal olmalı, fincanın altı da ince olmalı... böööyle uzayıp gider...
çay bardağında da aynı kriterler geçerli... misafir olarak gittiğim bir evde eğer güdük ve koca popolu bir bardakla çay geliyorsa, inanın o bardakla içtiğim çaydan zerre bişey anlamıyorum... çay bardağı görüntü olarak kocamaan ama iç hacmi minik olunca, hem altı çok kalın olduğundan içindeki çay çabucak soğuyor... bu tarz bardakları jeniffer lopez'e benzetiyorum ayıptır söylemesi :P yukarıdaki çay bardağı faruk malhan'ın paşabahçe için tasarladığı istanbul koleksiyonunda... faruk malhan'nın tasarımlarına bayılan bir insan olarak bu çay bardaklarının büyük boyundan da bir takım kendi evime aldım... tabi beni cezbeden bir diğer nokta da bardağın kullanım kolaylığı ve camın incecik olması... ne kadar şık göründüğünü sizde zaten görüyorsunuz... bu bardakları esse de ve paşabahçe mağazalarında bulabilirsiniz... 2'li ve 6'lı olmak üzere 2 çeşit ve 2 boy mevcut... ama sakın bardaklarınızı kırmayın... zira bardakları tek alamıyorsunuz... sadece tabakları 6'lı paketlerde haricen alabiliyorsunuz.. onlarda da sadece mavi rengi için geçerli :D ehehe evet bu biraz kötü ama bu güzel bardaklar için değer :)
17 Ağustos 2011 Çarşamba
trust (güven)
böyle bir filmi her anne baba ve her genç izlemeli diye başlamak istiyorum... son derece sarsıcı bir film... insan sık sık kendini ebeveyn yerine koyuyor, anne ve babanın tutumu her ne kadar bizim toplumun değer yargıları doğrultusunda olmasa da
annie 14 yaşında bir genç kızdır, internetten charlie adında bir gençle arkadaşlık kurar ve internet konuşmaları yerini telefon görüşmelerine ve bir süre sonra da buluşmaya kadar gider, fakat uzun süredir konuştuğu resimlerini gördüğü genç le yüzyüze geldiğinde onun aslında 36 yaşında bir adam olduğunu görür... başta bu durum onu yıksa da buluşmaları esnasında charlie kendini kabullendirir... bundan sonra gelişen olaylar ise genç kızın hayatını alt üst eder...
ne kadar kontrollü bir anne baba olacağım diye düşünsek te benim anladığım kadarıyla tek kontrol evde olmuyor... annie evde gayet sevilen ve düzgün bir aileye sahip olsa da hatta okulun voleybol takımında oynayan aktif bir genç kız olsa da yanlış yapmasına engel olmuyor...
başına gelen olaylardan sonra ailenin tutumu ise gerçekten son derece soğukkanlı... zira bir erkekle görüştüğü için öldürülen kızların olduğu canım ülkemde, böyle bir olay yaşansa, ki izleyince anlayacaksınız, neler olurdu bilemiyorum...
yeniden söylüyorum her ebeveynin izlemesi gereken bir yapım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)