
şimdi kanallar arası gezinip duruyordum, kocam içeride dünya maçlarını internetten izliyor.




bu akşam uzun ve bunaltıcı bir yolculukla evime vardım... yolun %70 i ayakta geçti... kalabalık heryerden nefret ediyorum, gayet kendi halinde, otobüste kendine güvenli bir yer olarak yamacımı seçmiş bir teyzenin beni çantasıyla cam arasına sıkıştırmasına sabır çekerek, zavallı bir teyzeyi kırmamak için, sinirimin hedefi olmaması için saçma sapan şeyler düşünürken aklıma takıldı
şu hayatta öğrenilmesi çok kolay olan ama benim bir türlü öğrenemediğim şeyler var ve bunlardan garip bir şekilde utanıyorum
- yüzmeyi bilmiyorum... çok normal görünüyor değilmi ? ama değil.
eğer sizinde çocukluğunuz deniz kenarında geçseydi ve daha 5 yaşında bebeyken bile tüm arkadaşlarınız balina gibi yüzseydi bu utanç verici olurdu
peki neden bilmiyorum? inanın bunuda bilmiyorum... ama bildiğim birşey var çok çabalamama rağmen kimse öğretemedi bana yüzmeyi... bu görev için birbiriyle yarışan hatta iddialaşan arkadaşlarımda oldu ama olmadı yapamadım...
- ıslık çalmayı bilmiyorum... okul hayatım otobüslerin minibüslerin peşinde koşarak geçti... arada benim halimi görüp minibüse ıslık çalan hayırseverler dışında...
bunun içinde çok uğraştım. annem süper ıslık çalar mesela, uğraştı öğretemedi... yıllarca çabalamamın sonunda dışarı doğru üfleyerek değil nefesimi içeri doğru çekerek bi miktar çalabiliyorum artık ama onuda yanımdaki zor duyuyor.... :/
- bir türlü tavla oynamayı öğrenemedim... ama bu konuda kendimi çok eleştirmiyorum öğrenmek istemedim heralde.. ya da deneyip hüsrana uğramaktan korktum.
- her türlü müzik aletini çalmayı denedim ama en fazla 2 gün sürdü aşkım.. çünkü gitar parmaklarıma nasır yaptı, flüt bi süre sonra ağzımı hissetmememe sebep oldu (biliyorum bunları bu işi yapan herkes başlangıçta yaşadı ama benim vazgeçesim varmış) piyanonun sesi kafamı ağrıttı vs vs...
-araba kullanmayı öğrendim ama bir türlü viteslerin ne zaman neye göre değiştirileceğini öğrenemedim... yani her öğreten bana şöyle dedi
"evet şimdi vitesi 5'e al"
tamamda neden? işte kimse bunun cevabını veremedi bana... yani mantıklı bi cevabı olsa anlıcaktım belkide...
yani şimdi bunlar böyle genel olarak problem gibi görünmüyor ama içsel dünyamda kopan fırtınaları ne kadar anlatabildimse işte :)
ama tüm bunların yanında açıklanamayan mucizelerde yaşadım hep
- mesela daha minimini bir çocukken bütün 1. ligdeki takımların kaptanlarını ezbere bilir hepsini sayardım.. hayır asla fanatik futbol düşkünü bir çocuk değildim ama bunda babamın 24 saat evde futbol izlemesinin payı büyüktü diye düşünüyorum... abimin arkadaşları bize geldiğinde hemen beni yanlarına çağırıp başlarlardı saydırmaya :)
- ilk işimde yüzlerce referans numarası ve yüzlerce çeşit ürün arasında çalıştım.. bunlar farklı kalınlıklardaki kataterlerdi... (ameliyatta kullanılan bir sonda türü) hiçbir çaba harcamama rağmen bütün referans numaralarını ezbere bilir, bütün kateterlerin hangi numara olduğunu uzaktan bile baksam anlardım...
- bir sabah kalkar bu gün dünyanın bir yerinde bir uçak düşecek derdim ve hiç sekmezdi... aslında öyle "6. hissim kuvvetlidir " diye ortada dolanan biri değilim ama bu uçaklara has bir durumdu sanırım..
bunlarda mucize saylmaz tamam... vazgeçtim
otobüste gelirken düşündüklerim sonucunda bir sıkıntı belirdi kafamda yine
ya ben gerizekalıyım ya da zekiyim... yıllarca benimde birşeye yeteneğim olmalı diye düşündüm durdum, denedim... spora yok. müziğe de yok.
ama var birşey daha keşfedilmemiş birşey var... biliyorum :) hala umutluyum ... dedim veeee
sıkıntı daha çok büyüdü içimde, yanımda beni çantasıyla taciz eden teyzeye döndüm " biraz ileri gidermisiniz çok sıkıştım ben burada" deyiverdim....

yaz yaz bitmez bu çocukluğum...
salaklıklarım bile 2 post haline geldiyse ohoooooooo :)
aynı dönemlerde doğan bir çoğumuzun çocukluğunda en sevdiği şarkıcılar bellidir... ahh bizim zamanımızda..... diye başlayan cümleleri kurmama bir engel yol sanırım artık... hayatımın 27 yılını geride bırakmış biri olarak :S
hangi çocuk "şurası gözgöze geldiğimiz yer, şurası eğlenip güldüğümüz yer" diye başlayan o şarkıyı baştan sona ezbere bilir ? biz biliriz işte.. biz yıldırım bekçi ve nalan altınörs'ü dinleyerek büyümüş zavallı bir nesiliz... tv de günde 1 saat mecburi tsm dinletisi ve henüz özel kanalların olmayışı bizi mecbur bıraktı tüm bunlara...
kaç tane çocuk şuan viladimir putin'i tanıyordur ? biz o zamanlar sovyetler birliği lideri mihail gorbaçovu yakınen tanırdık...
gorbaçov'un kafasında bi leke var ya hani, her tv ye çıktığında ilgimi o leke çekerdi. anneme sordum bir gün "anne o adamın kafasındaki ne? "
annem yaratıcı cevaplarından birini patlatır yine "kuş sıçmış"
yani kadın şimdi leke dese nasıl leke sorusunun geleceğini biliyor... doğum lekesi dese durum daha vahim...
bir de benazir butto vardı rahmetli... benazir butto çıkar böyle bir kürsüye bas bas bağırarak anlatırdı bişeyler... o zamanlar çok sık çıkardı tv ye bir de hamileydi... hep öyle bağırırken doğuruverecek diye pür dikkat izlerdim onu....
çocukken annem beni kızdırmak için seni ben çingenelerden aldım derdi... hepimiz duymuşuzdur bu saçmalığı sevgili annelerimizden...
bende kendimi yırta yırta ağlaerdım
- beni gerçek anneme götürün çingenede olsa annem benim o beni ona götürün diye...
allahım ne trajedi.. dışarıdan biri duysa gerçek sanacak o derece...
babam acayp severdi beni, öle taparcasına... hiç kızamazdı bana işten eve gelir gelmez beni hooop kucağına alır hoplatır zıplatır.. yoruluncada dizlerine oturtup bazı tekerlemeler söylerdi...
çan çan çikolota, hani bana limonata, limonata bitti, simone'un başı bitliiiiii...... der kafamı gıdıklardı...
ben küçükken salaktım ama abim benden de salaktı.. tahminen 4 yada 5 yaşındayken (ki o zamanlar abimde en fazla 7 veya 8 ) mahalleye yeni taşınmışız. mahallenin tüm çocukları hummalı bir çalışma içinde arka bahçeye çukur kazıyorlar... gittik yanlarına abim ne yaptıklarını sordu... liderleri olan x abla cevapladı
- uzay gemisi yapıyoruz.. tamamlayınca uzaya gidicez herkes evden bişey getirecek, biri tüp biri ekmek vs vs...
eve döndükten sonra abime dedim ki;
- abi sen o kıza inandınmı ?
ne dese beğenirsiniz
- heralde kızım anlattı bana daha öncede uzaya gitmişler orada atlı kovboylar varmış....
ah abim benm !!!
tabi o dönemler kovboy filmleri moda trt her pazar bir kovboy filmi dayar ekrana izle babam izle.. yaa inancaktım belki bende ama çukur kazmak saçma geldi :)
işte böyle sayın okur... çocukluğum trajikomik bir şekilde geçti benim.. devamı gelecektir :)
dün hava ne kadar güzeldi değilmi ? ıslak soğuk... ve ben o havada dışarıdaydım, üstelik kış olduğunu unutmuşcasına tiril tiril vaziyette....
dün bazı işlerim vardı büyüdüğüm yere gittim... bazen çok özlüyorum orayı, ama gidince bir hayalkırıklığı yaşıyorum nedense, içim acıyor, bazı anılar geliyor aklıma.. bir daha asla tekrarı olmayacak anılar... gittiği yerden asla geri dönemeyecek arkadaşlar geliyor aklıma...
dün akşam eve döndükten sonra "kocam" la konuşurken yine canlandı o anılar ve içimi dökmek burada paylaşmak istedim yaşadığım yeri....
küçücük bir yerdi benm büyüdüğüm ilçe. deniz kıyısında güzel çaybahçeleri olan yazın dolup taşan kışın inin cinin top oynadığı minicik bir ilçeydi... biz yaz kış orada yaşayanlardandık, orada ilkokula, ortaokula, liseye gittim ben... büyüyene kadar istanbul'u hep çok uzaklarda bir yerlerde sanıyordum.. bizden yaşça büyükler taksim'i öyle anlatıyorlardı ki, korkuyordum... hayatımda ilk taksime gidişimi çok net hatırlıyorum... neredeyse 10 kişilik bir arkadaş grubuyla gitmiştik ve ben ayakta duramayacak kadar hastaydım... o kadar hastaydımki taksimi gözlerim kapalı ve iki arkadaşımın kollarında gezdim... sanki ne zorum vardı ki... bayrama çok yakın bir tarihti ve o taksim gezisini devam eden günlerde bayramda dahil yatakta geçirmiştim...
bu sebeple ilk gidişim demek biraz anlamsız olacak, ben size özgürce ilk gidişimi anlatayım... liseden bir arkadaşımla karar verdik gitmeye orada diğer arkadaşlarla buluşacaktık... meydana ilk indiğimde gördüğüm şey travesti olmuştu, ve ben sanki tarkan'ı görmüş gibi şaşırmıştım... bildiğiniz saf köylü kızıydım ben... travestilerin gay'lerin sokakta böyle rahat dolaşabiliyor olması beni hayrete düşürmüştü.. onları yadırgadığımdan değil, çevrenin onlara tepki vermemelerine şaşırdığımdan.... ve korkmuştum çok korkmuştum sağıma soluma baka baka yürümekten önüme bakamıyordum... biri çantamı çalarsa biri taciz ederse diye korkmaktan tadını bile çıkaramadım özgürlüğün... ilk gidişte bokunu çıkarmamak için erken döndük evimize... ama hayran kalmıştım. o binalar, tramvay, kilise,tarihi.. herşeyine hayran kalmıştım... zaten tarihi seven biri oldum hep...
bakın konu nerden nereye geldi ben size büyüdüğüm yeri anlatacaktım...
benm büyüdüğüm yerde herkes birbirini tanırdı, sıcaktı sevimliydi bu yüzden, orası istanbul'a bağlı ama istanbuldan bağımsız bambaşka bir yerdi.. biz yaz oldumu 10 15 arkadaş denize gider, akşamları "halil'in yeri"nde toplanır çay içer gece geç saatlere kadar muhabbet eder. arasıra pikniğe gider, arasıra kumsalda kafayı çeker... kışın ise "feride abla"nın yerinde muhabbete gider, biri darbukasını alır, diğeri gitarını, bi başkası bendir kapar gelir kalan herkes vokalde... dışarıda lapa lapa kar yağarken biz içeride kuzine başında minicik yerde 30 kişi dibine kadar eğlenirdik.... oradan çıkıncada inin cinin top oynadığı çarşı içinde kartopu oynayarak eve doğru yol alırdık... o zaman eksiksizdik, tamdık... bir tiyatro grubumuz vardı, bütün kış çalışır oyunlar çıkarır salonları tıka basa doldururduk.. orada kışın yapılacak çok sosyal aktivite yoktu bu yüzden büyük ilgi görürdü tiyatro... bir salonumuz vardı bizim emektar... benm ilk sahneye çıktığım salondu, kulisini unutamam;
kızlar kulisinde bir arkadaşımla aynanın karşısında saatlerce yüzümüzü şekilden şekile sokup, kendi halimize gülüp duruyorduk.. yalnız boyun kaslarımızı o kadar kasmışız ki ertesi gün ikimizde konuşamıyor, esneyemiyor, gülemiyorduk... hoca'dan sağlam azar işittik bu yüzden...
o sahnede oyuna saatler kala gider dekor kurar yemek yer şarkı söyle eğlenirdik... deli gibi eğlenirdik... yenisini yapmak için o salonu yıktıklarında belki hiçkimse bizim kadar üzülmedi.. veya benim kadar... hala oradan geçerken orada olduğunu durduğunu hayal ediyorum.. yerine yapılan yeni okulun yerinde hala eskisinin olduğunu.... sahneyle beraber anılarımıda yıktılar....
bu yazın cıvıl cıvıl olan ilçeyi nedense ben kışın daha çok severdim... o ukala ve burnu havada yazlıkçılar yokken orası daha güzeldi daha bizbizeydik... kışın dalgalarını, denizin kokusunu... tirtir titreyerek kendimizi bir yere atmamızı... herşeyini çok severdim...
yazın tek sevdiğim şey sahile kurulan tezgahlar, gümüşçüler, yazdan yaza görebildiğimiz bazılarıyla arkadaş olduğumuz tezgah sahipleri... hamakçılar :) sahildeki restoranlrda yapılan düğünlere iştirak ederdik halay çekerek... :) öyle bir tur halay çeker sonra yola devam ederdik... kumsalda ateş yakıp gitar çalmadık biz hiç... :) nedense kumsalda sadece içtik.. bazende romantik buluşmaların seslendirmesi için, yani yine eğlenmek için gittik kumsala... nedir bu romantik buluşmaların seslendirmesi ?
şimdi mutlaka kumsalda romantik dakikalar geçirmek isteyen bir çift olurdu. biz onları tam görüş mesafemize alıp, yaptıkları hareketlere göre seslendirirdik... acayp eğleniyorduk bunu yaparken.. bazen çiftlerden birinin durumu farkettiğide oluyor, o zaman durumu hemen lehimize çeviriyorduk...
kışın okuldan kaçardık bazen, yine sahile gider boş boş turlardık sabahın köründe ve soğuğunda... hayatımız denizdi sahildi orada.. bizim için gezmek eğlenmek demek, sahile gitmek demekti... sahilimiz bize yetiyordu... başka bir ortam başka heyecanlar aramadık hiç.. bu yüzdendir benim taksim'le istanbul'la geç tanışmam...
dün yine gittim ailem hala o tarafta yaşıyor benim.... gittim ama bu yağmurda bu soğukta ve yılın bu ayında, gereksiz derecede kalabalık ve yabancı... tanıdık bir yüz aradım etrafta.. tabiki aşina olduğum yüzleri gördüm... fakat eskilerden tanıdık birilerini aradım.. şöyle iki kelam edebileceğim beni eski günlere götürecek... bir arkadaş girdi oturduğum yere... görür görmez gülerek geldi yanıma... eskiden görsem "merhaba" deyip geçebileceğim samimiyette biri.. beni ne kadar mutlu etti...
işte böyle sayın bilokseverler... benm memleketim benim kasabam benm köyüm böyle bir yer :)
heeeeee tüm bunlara rağmen ben yüzme bilmiyorum... :)

çocukken büyüyünce ne olacaksın sorusuyla karşılaşmayan varmıdır bilmem... evet bana da sürekli sorulan sorular arasındaydı...
büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında anne olucam derdim, biraz daha büyüyünce ünlü olucam demeye başladım ama düşünüyorumda hep birbirine uç cevaplar vermişim... anne olmanın sandığımdan renkli olmadığını anlamaya başladığım zaman tüm ilgim ünlü olmaya kaymıştı işte...
anne olmaktan ne zaman vazgeçtim biliyormusunuz?
annemle bir türk filmi izliyorduk, bir genç kız hamileydi ve ailesi onu dövüyordu bu yüzden, neden diye anneme sorduğumda ''babasız çocuk doğurmak istediği için'' dedi.. yani yine o zaman annem olabilecek en yalın haliyle anlatmıştı olayı.
aslında, genç kadın gayrımeşru bir çocuğa hamileydi...
herneyse, ben ilk o zaman çocuk sahibi olmak için bir erkeğe ihtiyaç olduğunu öğrendim... ve vazgeçtim... vazgeçme sebebim bir adamla ortak yapılması değildi, aslında nedenini tam olarak da bilmiyorum ama sanırım biriyle beraber yapılınca bu bi meslek olmuyordu bana göre.
işte ondan sonra ben büyüyünce ünlü olmaya karar verdim...
ve hatta büyüdükçe dahada kuvvetlendi bu düşünce, ünlü olmanın ne mükemmel bişey olduğunu anladım... mahallede her oyunda lider ben olmak isterdim, herkesi tek sıraya dizer elime sopayı alır öğretmen olurdum, evcilik oynarken asla evin çocuğu değil büyüğü olurdum, he birde top oynardık mahallede, kız yoktu çünkü benden başka, biri lazım olunca benide alırlardı aralarına fakat ben nedense top bana atıldığında topu kucaklar mahalle boyunca kaçardım, bi hüseyin vardı uyuz olurdu bana, kriz geçirirdi her top oyununda ''top elle tutulmaazzz, elle tutulmaaaaaaaaaaazzz'' diye kükrerdi ama ben her seferinde yine aynısını yapardım... hiç çaktırmadım ama, anlamadığımdan değildi topu kucaklayıp kaçmam, çünkü ortak oynanan bir oyunda bi farkım olmalıydı... :)
neyse gel zaman git zaman, ünlü olma fikrini iyiden iyiye benimsedim...
bir gün okul bizi bir tiyatro oyununa götürdü, hiçbir geziden o kadar zevk almamıştım, avazım çıktığı kadar güldüm güldüm güldüm. eve döndüğümde ne olacağımı artık daha net biliyordum tiyatrocu olacaktım ben...
okul hayatım boyunca ya okul gecelerinde özel günlerde şarkı söyledim. ya da tiyatro oyunu yazdım oynadım... kendi çapımda ünlü olmuştum... sonra okul bitti, özel bir tiyatroda oynamaya başladım, artık hayran kitlem bile vardı :P hala şarkı söylemeye oynamaya oyun yazmaya devam ediyordum... hayatta kendimi en iyi hissettiğim yerdi sahne (burada da tambi ünlü gibi konuştum he)
çocukken hep derdim ki bir gün insanlar bei tanıyacak herkes beni gördüğünde birbirini dürtecek... tamam olmadı olamadı :) o kadar ileriye gidemedim.. hayal ettiğim herşeye sahip oldum ben... bi ünlü olamadım...
garip hayal dünyamın bi eseriydi ünlü olmak da, kendime ait bi dünyam vardı benim, kimsenin aklının alamayacağı, hep renkliydi sessiz sakin ama çakal gibi bi çocuktum ben, çok konuşup çok oyun oynamadım hiçbizaman ama hep düşündüm hayal kurdum.. en sevdiğim hikaye kitabım, alice harikalar diyarında idi... kendimi kaybederdim okurken... yüz kere okusam bıkmazdım...
masal gibi bi hayat düşlerdim hep, ışıkları hiç sönmeyen. renkleri hiç solmayan, bu yüzdendir en sevdiğim yönetmenin tim burton en sevdiğim film türünün animasyon olması :)
ve büyüdükçe hayal kurduğum dünyanın renkleri aslı ile örtüşmedi, herşey daha gerçekçi olmaya başladıkça dikişlerim tutmadı bir türlü... ünlü olamadım, dünyanın masal gibi olmadığını anladım...
ilk staj yaptığım okulda bir öğrenciye büyüyünce ne olacaksın diye sordum
- genel kurmay başkanı olucam öretmenim. dedi
bu aklı ona kim vermiş bilmiyorum ama bu kafada bi çocuğun renkli bi dünyası olmayacağı kesin... dünyasındaki tek renk asker yeşili :) hayallerini kurduğu şey olmasa bile tek renkten feragat edecek.. olsun iyi....

her çocuk kadar salaktım bende,
örneğin mavi gözlü insanlar dünyayı mavi görür sanardım, benden birkaç yaş büyük arkadaşım, 'sen dünyayı ne renk görüyorsun? diye sorana kadar...
ben kabul ediyorum çocukken salak olduğumu... olmayan var da sanki.
tabi bu salaklık boyutundaki saflık, gerçekleri öğrenince hep hayalkırıklıkları ile dolu bir çocuğa dönüştürdü beni... halbuki benim kendime ait dünyamda herşey sütlimandı..
televizyonu içi insanlarla dolu bir kutu zannederdim... ana haber bültenini sunan adamı biz evde yokken kapağı açıp içine girmiş sonra orada yaşamaya başlamış sanıyordum... bir de kızıyordum ona kendimce, hiç dışarı çıkıp bizimle muhabbet etmiyor diye...
ama çocukken yaşadığım 2 adet büyük hayal kırıklığı var ki, onları sanırım ölene dek unutamayacağım...
babam yeni buzdolabı almıştı o zaman daha 3 yaşındayım ( evet 3, ve dün gibi hatırlıyorum) buzdolabı girişte holde tam orta yerde duruyordu... koşarak gittim ve kapağını açtım büyük ümitlerle, işte o sahne hayatımın en büyük, ilk hayal kırıklığıydı...
buzdolabının içi BOMBOŞTU... bomboştu evet. daha 15 dk olmamıştı içeri getireli ama, benim reklamlarda gördüğüm dolaplar böyle değildiki, içinde meyveler sebzeler, envai çeşit pastalar, çikolatalar vardı, banane dışından... içi boştu !!!
işte tamda o anda anladım ben televizyon kutusunun yalancı olduğunu... o yüzden böyle takığım televizyona... her psikolojik sorunun temelinde çocukluğun yattığı doğru...
gelelim ikinci büyük hayalkırıklığıma;
çocukların sorularıyla anneleri çileden çıkardığı döneme girmiştim sanırım.. sürekli cevabı zor sorular soruyordum, ya da cevabı çok kolay olsada bir çocuğun anlamayacağı sorular diyelim...
soy isimlere takmıştım o ara, herkes isminin sonuna bir isim daha ekliyordu... anneme sorduğumda soyisim olduğunu söyledi,
- ee peki soyisim ne ? (sorular tatmin edici olana kadar bitmez)
annem: herkesin bir ismi vardır fakat soy isim akrabalarınla aynı adı taşıdığın isimdir... yani aynı soy isimde olanlar akrabadır. dedi
belkide bana anlatabileceği en sade hali buydu cevabın..
buraya kadar normal herşey evet...
teyzemlerle aynı mahallede oturuyorduk ve teyzemin biri benle aynı yaşta diğerleri büyük 3 tane kızı vardı, benle yaşıt olan ve bizden altı yaş büyük olan ortanca kuzenimle aynanın önünde oyun oynayarak saçlarımızı tarıyorduk...
bende dilime pelesenk olmuş soy ismimizi tekrarlayıp duruyordum... önce kendi adımı ve soyadımı söyledim sonra benle yaşıt kuzenimin adını kendi soy adımla söyledim sonrada ortanca kuzenime aynısını yaptım.... o anda ortanca kuzenim
- hayır simone o sizin soyadınız... bizim soyadınız ise farklı.
- !!!!!!!!!!!!!!!
yıkılmıştım !
kısa süreli bir sessizlik anından sonra hemen yakınımda olan dış kapıdan son sürat kendimi dışarı attım... koşarak eve gittim... annem mutfaktaydı...
- kandırdın beni ! yalancıı ! hani onlar benim kuzenimdi hani teyzemdi, hani akrabaydık ?
annem: ne oluyor ? tabiki akrabayız tabiki onlar senin kuzenin...
ben: hayır değiller onların soyismi başka....
.....................
zavallı annem neye uğradığını şaşırdı tabi.. ve belkide anladı o anda her soruya cevap verilmemeli, bazen kendi haline zamanla öğrenmesi için bırakmalı çocuğu. :)