çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2011 Çarşamba

O DEĞİL DE


şimdi kanallar arası gezinip duruyordum, kocam içeride dünya maçlarını internetten izliyor.

biz karı-koca futbol konusunda saplantılıyız, dünyada ne kadar maç varsa izliyoruz, o daha çok izliyor bazen ben kaytarıyorum, hatta o kadar hastayız ki, bi ara basketbolu da kattık bunun içine döndürüp döndürüp izliyoruz... şimdi dünyanın başka bir ucunda bi maç var diyelim ki, ee aradaki saat farkınıda düşünüp bütün gece oturup sabaha karşı maç izliyoruz... izlerken bazen çok heyecan yapıyoruz, bazen kendimizi tutamayıp bağırdığımız falan oluyor.... esasen ben de o da türkiyeden birer takımı hemde fanatik derecede tutuyoruz. ama bizim futbol heyecanımız tuttuğumuz takımla alakalı değil... izliyoruz izliyoruz, heyecan yapıyoruz falan çoğunlukla hep tek maçla yatıyor kuponumuz ama olsun :)

yani ruh hastası değiliz çok şükür iddia hastasıyız sadece... yani neredeyse evimizin geçim kaynağı iddia... kocasına maç izliyor diye kızmayan tek kadın benim sanırım... :P

ya o değilde ben size ne anlatacaktım.. şimdi tv8 de Okan'ın programında "Çok Sevgili" Uğur Dündar eniştem var... onu görünce aklıma yine çocukluğum geldi :)

şimdi beni daha öncelerden okuyanlar, ne derece saf bi çocuk olduğumu bilir, bana çocukken halamın baktığını da bilir. önce biraz halamdan bahsedeyim.

bizim ailedekiler, halalarım, amcalarım vs. geç evlendiler, çünkü erken evlenmek ayıp bizde :D çok ilginç bir aileyiz ama, ben çocukken falan böyle 19- 20 yaşında evlenen birini duyduklarında "aaaa daha çocuk" gibi tepkilerle büyüdüm. tamam şuan devir değişti ama biz çocukken de evlilik yaşı 30 değildi heralde....

şimdi beni evvelden beri okuyanlar, benim babamın işi gereği bir trakya köyünde büyüdüğümü de bilir, yani aslında ben trakyalı değilim ama, babam sebebiyle çocukluğum orada geçti... trakya da da kızlar erken evlenirler, yani 19 yaşına geldiyseniz ve hala nişanlı değilseniz evde kaldınız demektir :)

benim halam 30 yaşında evlendi, evlenene kadar da bana baktı, tabi trakya bölgesindeyiz ve daha çocukluktan kızlara çeyiz yapılmaya başlanıp kafalarına evlilik fikri zerk ediliyor... mahallede oynarken arkadaşlarım bana diyorlar ki "simone senin alan evde mi kalmış ? "
*alan = halan

ya bende çocuğum neticede, etkileniyorum mahalle baskısından :P

eve geliyorum ve halama diyorum ki "hala senin neden nişanlın yok?"

halam da hiç bozuntuya vermiyor " aa kim demiş yok diye, var benim nişanlım,kim hemde bilirmusun ?" o esnada tv de Arena var ve halan Uğur Dündarı gösteriyor, "işte bak o benim nişanlım" ahaha ben tabi saf, yiyorum bunu...
ertesi gün mahallede cevabım hazır "benim eniştem Uğur Dündar :P

yani ben Uğur eniştemi ayrı severim, :D sırf bu yüzden

o değil de Fox tv de "Var mısın, Yok musun" devam ediyor yahu, hayatta gördüğüm en saçma yarışmadır bu da.

şimdi ben yıllar evvel sırf eğlence olsun diye bir müzik yarışmasına başvurdum.. ha tabi para ödülü falan da var, sesim de fena sayılmaz hani :) ama asıl amaç tabiki de para ödülü, daha yarışmaya başvurdum ertesi sabah görüşmeye gelin diye aradılar, bu arada ben hangi yarışmaya başvurdumsa görüşmeye çaırmışlardır, ben sadece 1 tanesine gittim ama, o zaman niye başvuruyorsun dediğinizi duyar gibiyim :)

neyse bundan cevap geldi ertesi gün gidicem görüşmeye o akşam bizim akrabalardan biri show tv de çalışıyor, iyi de bi görevi var, o bize geldi.. ben buna anlattım böyle böyle diye...

ya bırak sen onu gel yeni yarışmaya başvur dedi, işte o zaman o Acun'un yarışma daha yeniydi... ona seni hemen alırlar falan dedi... bende diğerine gitmedim. onu dinledim... bunlarda beni aradı hemen, mülakata gittim, kel ve uyuz bir adam ve yanında 4 adam daha hem kameraya çekip hem sorular soruyorlar falan, adam bana benim akrabanın adını söylemez mi diğer adayların yanında, sen nesi oluosun falan filan vs... anlattım bende...

hoşuma gitmedi hiç adam, bana bi ters davranıyor bir gıcık bir sinir anlatamam. bi de "bize anlatabileceğin ilginç bir hikayen var mı ?" falan dediler. bende safım ya, orda sallayamadım
"evet bana geçen sene tren çarptı, öldüm diye beni gömdüler, ama ben tırnaklarımla kazıyıp çıktım mezardan" diyemedim. "yoo hayır ilginç bir hikayem yok" dedim. "kazanırsan parayı ne yapacaksın" diye sordular, ben yine "40 milyar kredi borcum var, evimi haciz ettiler, kartonların üzerinde uyuyorum" diyemedim ve "araba alıcam" dedim....

adam naapsın benim gibi gamsız yarışmacıyı yea, bide çıkınca ablamı aradım anlattım o adamla araları kılmış biraz, aramadı tabi adam beni, aslında her mülakatı farklı kişiler yapıomuş bendeki şansa bak te allaam... :)

neyse bu da işte dramatik hikayelerini anlattıkları için para kazanan insanların yarışmasına döndü zaten iyice, demek benden sonra stratı öyle verdiler, Fox tv deki hepten abartmış durumu, nerdeyse hastaneden yarışmacı bulup canlı bağlantı ile yarıştıracaklar... töbestafrullah !

14 Eylül 2011 Çarşamba

komşu fobisi


aslında düşündüm de komşuluk yapmaktan deli gibi korkuyorum... çocukluğumda yaşadığım travmalar buna sebep... hani hep derim ya, bir köyde büyüdüm ben diye, işte o köyde herkes birbirini tanırdı, bir tek bizim aile yabancıydı ilk zamanlar, ee tabi sıcakkanlı (!) komşu kadınların annemi çemberlerine almaları uzun sürmedi... annem terzi benim... haftanın neredeyse 5 günü dikiş kursuna giderdi, orada da edindiği bi takım arkadaşları vardı tabi, zamanla o köy büyüdü büyüdü kalabalıklaştı, hem zaten biz taşındığımız yıl belediye olmuştu, ama adı köy işte :)

neyse konu dağılmasın, 20 sene yaşadık orada. haliyle oranın yerlisi gibi olmuştuk, sokağa çıktığımda manava, bakkala, karakola, eczaneye, börekçiye, dondurmacıya selam vermekten, evin hemen 20 mt ilerisindeki minibüs durağına ulaşmam yarım saat sürüyordu... sokağa çıkıp eczaneye gitsem. akşama komşular gelip "hayırdır sizin evde hasta mı var ? bugün simone eczaneden aferin almış" gibi muhtemel sorulara maruz kalabiliyorduk... okuldan yorgun gelip çantamı fırlatıp şeker kız candy izlemeye oturduğum anda bi komşu çat kapı gelip, ben çizgi filmimi izlemeye çalışırken laklaklak annemle konuşmaya başladı mı heyheylerim tepeme çıkıyordu...
sanırım ben biraz keyfine düşkün bir insanım... öyle çok çatkapı misafir komşu vs seven biri değilim... kendimle ailemle kalmayı çok seviyorum... komşularla olan münasebet benm için merhaba dan öteye geçmemeli :D mesafeyi hep koruyorum... zira evde pijamalarımla otururken çat kapı biri geldiğinde bana " aaa sen daha yeni mi kalktın" demesinden hiç hazetmem... yeni kalktıysam kalktım kardeşim sanane yahu ! çok temkinli bir insanım ben... evim dağınıkken veya ben dağınıkken biri gelecek diye çok korkarım... kapımdan dışarı çıktığımda kimseye hesap vermek istemem... komşunun bana "hayırdır nereye böyle" demesine de acayp kıl olurum. evimin etrafında görünmeyen bir kalkan var ve kimse o kalkan dan içeri geçsin istemem... bana misafir gelecekse mutlaka önceden haber vermeli... hayatım hep tedbirli planlı geçiyor benim... bir misafir gelecek diye kocamla veya ailemle yaptığım plandan asla caymam... işim var derim, kabul etmem... emirvakileri sevmem...

bu demek değil ki misafir sevmeyen bir insanım... aslaaa ! çok severim misafiri aksine... ama davetsiz olanı değil... :) önceden haber versin canımı yesin... :)

çocukken yoğun komşu trafiğinden dolayı belkide böyle bir fobim gelişti :P bu gün evde otururken dışarıdan biri sanki benim adımı sesleniyor gibi geldi ve o an bütün tüylerim ürperdi... sonra da burada beni kimsenin tanımadığını hatırlayıp rahatladım :D

annem bile bu huyumdan dolayı habersiz gelmez bana :)

(bu arada annem 3 haftadır bursadaydı onu çok özledim dün istanbul'a döndü şükür, yarın gayet habersiz çat kapı gidip hasret gidericem ) :)

6 Eylül 2011 Salı

facebook sen nelere kadirsin !


geçenlerde evde sevgili kocam kola içerken kola şişesine baktııııım baktııım ve aklıma gelen şeyi aynen ona aktardım... konu şöyle gelişti ;

- biliyormusun ilkokulda çok fakir bir arkadaşım vardı, aynı sırada oturuyorduk, aynı sırada 3 çocuk oturulan dönemlerdi... (bu arada bi köy okuluydu benim okulum, ve çevredeki köylerde okul olmadığından bütün çocuklar bizim köye gelirdi okumak için) bu arkadaşımın ailesi deniz kenarındaki villalardan birinde bekçilik yapıyordu... çok fakirdiler, yani okul aidatını veremezlerdi bazen... sanırım 5 kardeştiler tam emin değilim, ama sonra en küçük kardeşiyle de dersanede aynı sınıftaydım ve çok zeki bi çocuktu...
neyse bu arkadaşım ilk okula giderken birgün çantasından küçük yeşil plastik bir şişe çıkardı, "içermisin" diye bana uzattı, üzerindeki etiket veya her ne ise koparılmış bu şişenin içinde ne olduğunu merak ettim... "kola" dedi, şaşırdım doğrusu, çünkü o şişenin kola şişesi olmadığı apaçıktı... şaşırdığımı o da farketti ve başladı anlatmaya...

bunların villanın sahibi daha yazın kışlık evine dönmeden evvel bir şişe kola alıp vermiş bunlara, annesi aylarca onu saklamış, birgün bi misafir gelirse ona ikram etmek için... ve sonunda bir misafir gelmiş evlerine kola ikram edildikten sonra, kalanı bu küçük yeşil şişelere bölüştürüp kardeşlerine okula giderken beslenmelerine koysunlar diye vermiş...

aylarca bir misafir gelirse diye saklanan kolanın, fakirliğin vahimliğini gözler önüne sermesi ne ironik gelmişti o zaman, hem garipsemiş hem çocuk aklımla komik bulmuştum... anneme anlatınca üzülmüştü o da, bazı küçülen kıyafetlerimi falan vermeye başladık sonra... neyse esasında zengin bir köydü öğrencilerin arasında belkide tek fakir olan o arkadaşımdı, diğer arkadaşlarımın çoğu büyüyünce yurt dışında okudular desem kafidir heralde... aklım başıma geldikçe ben büyüdükçe, yıllarım o arkadaşıma acıyarak üzülerek geçti.

sadede geleyim... şimdi ben bunu neden anlattım ? az önce facebookta bu arkadaşımı gördüm ben, yıllar geçti çoook uzun yıllar, ve bu arkadaşım 2 üniversite okumuş, gayet şık bir iş kadını olmuş, üzerinde minik siyah çeketi dar gri kısa elbisesi siyah topuklu ayakkabılarıyla bi takım gravatlı gömlekli beyler eşliğinde havuz kenarında gayet resmi pozlar vermiş ! bi de kendime baktım, üzerimde picamalar saçlar ev hanımı topuzu hemen yanıbaşımda kocam maç izlemekte, ve hala düzenli bir işim bile yok :/ peki sorarım size sayın okurlar. ben nerede yanlış yaptım ?

ps: acaba şimdi kola içtikçe aklına o günler geliyormudur? zira ben kola içildiğinde onu anımsıyorum bak... :(

21 Ağustos 2011 Pazar

ben çocukken - 4


hayatın ne denli zor olduğunu ve 28 senede öğrenemediğim herşeyi şu son 2 ayda öğrendim... belki ben çok hassas bir insanım, belki çevremdekiler çok rahat bilmiyorum fakat, sağlam bir hayat tokadı yedim yüzüme... ve uzak olan her şey şuan daha lüks daha ulaşılmaz geliyor gözüme...
"hmm simone daha ne gördün ki henüz çocuğun bile yok" demeye yeltenenler... durun orada.. herşeyin farkındayım ben, zaten zor olan hayatın çocukla daha da zorlaşacağının farkındayım...

bu yüzden çocuğum yok işte, hem daha yaşım da küçük :P (ufaldacebimegir)

hep beraber bir totem yapalım mı... okuyan herkesten rica ediyorum... yazının altına sadece "herşey çok güzel olacak" yazabilir misiniiz? hadi kırmayın beni... herşeyin güzel olacağına gerçekten inanayım, buna nasıl ihtiyacım var...

çok çok lüks bir hayata sahip değilseniz.. sizinde ben ve diğer insanlar gibi, her istediğiniz anında olmuyordur.
çocukken (ki çok acayip bi çocuktum) hiçbir zaman bir oyuncakçıda ağladığımı tepindiğimi ve ya bir oyuncağı almak istediğimi hatırlamıyorum... genelde oyuncak sevmezdim ben, sadece 2 tane bebeğim oldu mesela.. biri bana bakan halamın evlenirken, evden ayrılırken verdiği hediye, biride babamın aldığı kocaman bir bebek... ama ilgi alanlarım bebekler olmadı hiç... sokakta toprakla, çamurla oynamayı tercih ederdim...

hatta bir dönem babamın işi sebebiyle taşındığımız semtte , o yıllar istabul'un ciddi alt yapı sorunları vardı, sokaklarda çamurdan yürünmezdi... şuan moda olan o lastik çizmeleri o zaman biz mecburiyetten giyerdik... sokakta oyun oynardık yinede. su birikintilerinde yaşayan kurbağa yavrularını, bir kavanoza doldurur, onları beslediğimizi sanardık, öğkk şimdi anlatırken içim kalktı... oynarken yanlışlıkta kafasını yardığımız arkadaşımızın annesi, bizi mahkemeye vermek yerine "çocuktur olur böyle şeyler" der ve konuyu kapatırdı... aşkı, mahalledeki delikanlı abilerin, bizim arada yanaklarımızdan makas alması sanardık :) dünyanın en lezzetli abur cuburu, oyun arasında ekmeğimizin üzerine sürülen çikolataydı, eğer evinde olmayan varsa ona da bir ekmek sürülürdü... sonra yine babamın işi vesilesiyle çocukluğumun büyük kısmının geçtiği mahalleye taşındık... orası diğerine göre muhteşemdi, bir köy dü bu kez... istanbul'a bağlı ama azıcık dışında bir köy... kapımızın önünden küçük başlar geçerdi, salçalı ekmekle de orada tanıştım... hala tadı damağımda olan o ev yapımı salçanın lezzetini unutmam mümkün değil... aşure ayı geldiğinde mahallede herkesin evinden bir aşure kokusu süzülürdü, çocuğu bol bir mahalleydik... annelerimizden biri aşure pişirir kapı önündeki çardağa koca bir kase aşure yanına 8 kaşığı bırakır, isteyen gelip yer, istemeyen oyuna devam ederdi... arada ev sahibimizin kızı olan genç abla beni bahçelerine götürür beraber domates toplardık... kışın kar yağınca hafif yokuş olan mahallemizde popolarımıza poşetleri bağlayıp aşağı doğru kayardık... dünyanın en eğlenceli işiydi o... hıdrellez diye bişey vardı eskiden, kocaman bir ağaca salıncak kurulur, piknik yapılır, küçük tüpün üstünde çay kaynatılırdı, bizim köyümüz denize de yakındı, arada toplaşır denize giderdik, bütün mahallenin çocukları, annelerin ikazlarına kulak asmadan, alabildiğine kudururduk denizde... kırmızı bir mayom vardı benim, üstünde mickey mousse olan :) akşam yorgun ve kırmızı yanaklarla eve döndüğümüzde bir koca tabak karpuz ve mangalda balıklar beklerdi bizi, duşumuzu alıp hemen balkondaki masanın etrafına toplanırdık, akşam serinliği çıkardı sonra, arka bahçedeki incir ağaçları sallanırdı rüzgardan, erkenden uyurduk, hem doymuş bir mide, hemde yorgun ama mutlu bir ifadeyle. kışın okul dönüşleri, geldiğimiz kestirme yoldaki ceviz ağaçlarının altına düşen nemli cevizleri toplardık, onunla yetinmeyen abim ağaca çıkardı her seferinde, işte kolunu ilk o ağaçtan düşünce kırmıştı...

bir sürü kedilerim vardı, ağacı çok çimeni bol bir yerdi, her bahar uğur böceklerini toplardım, beslemek ümidiyle yine, sabah uyandığımda hepsinin firar ettiğini görür üzülürdüm.... odamın perdesine kelebekler koza yapardı, aylarca sabırla beklerdim içinden çıkacak o buruşuk kanatları... oyuncağa ihtiyacım yoktu, hayat o zaman benim oyuncağımdı...

şimdi şehrin göbeğinde, ottan böcekten, çocuk olmaktan uzak, yaşıyoruz bile diyemiyorum, yaşamaya çalışıyoruz. ümitle "herşey çok güzel olacak" diyorum....

30 Ocak 2011 Pazar

hayat bi garip


bu akşam uzun ve bunaltıcı bir yolculukla evime vardım... yolun %70 i ayakta geçti... kalabalık heryerden nefret ediyorum, gayet kendi halinde, otobüste kendine güvenli bir yer olarak yamacımı seçmiş bir teyzenin beni çantasıyla cam arasına sıkıştırmasına sabır çekerek, zavallı bir teyzeyi kırmamak için, sinirimin hedefi olmaması için saçma sapan şeyler düşünürken aklıma takıldı

şu hayatta öğrenilmesi çok kolay olan ama benim bir türlü öğrenemediğim şeyler var ve bunlardan garip bir şekilde utanıyorum

- yüzmeyi bilmiyorum... çok normal görünüyor değilmi ? ama değil.

eğer sizinde çocukluğunuz deniz kenarında geçseydi ve daha 5 yaşında bebeyken bile tüm arkadaşlarınız balina gibi yüzseydi bu utanç verici olurdu

peki neden bilmiyorum? inanın bunuda bilmiyorum... ama bildiğim birşey var çok çabalamama rağmen kimse öğretemedi bana yüzmeyi... bu görev için birbiriyle yarışan hatta iddialaşan arkadaşlarımda oldu ama olmadı yapamadım...

- ıslık çalmayı bilmiyorum... okul hayatım otobüslerin minibüslerin peşinde koşarak geçti... arada benim halimi görüp minibüse ıslık çalan hayırseverler dışında...

bunun içinde çok uğraştım. annem süper ıslık çalar mesela, uğraştı öğretemedi... yıllarca çabalamamın sonunda dışarı doğru üfleyerek değil nefesimi içeri doğru çekerek bi miktar çalabiliyorum artık ama onuda yanımdaki zor duyuyor.... :/

- bir türlü tavla oynamayı öğrenemedim... ama bu konuda kendimi çok eleştirmiyorum öğrenmek istemedim heralde.. ya da deneyip hüsrana uğramaktan korktum.

- her türlü müzik aletini çalmayı denedim ama en fazla 2 gün sürdü aşkım.. çünkü gitar parmaklarıma nasır yaptı, flüt bi süre sonra ağzımı hissetmememe sebep oldu (biliyorum bunları bu işi yapan herkes başlangıçta yaşadı ama benim vazgeçesim varmış) piyanonun sesi kafamı ağrıttı vs vs...

-araba kullanmayı öğrendim ama bir türlü viteslerin ne zaman neye göre değiştirileceğini öğrenemedim... yani her öğreten bana şöyle dedi

"evet şimdi vitesi 5'e al"

tamamda neden? işte kimse bunun cevabını veremedi bana... yani mantıklı bi cevabı olsa anlıcaktım belkide...


yani şimdi bunlar böyle genel olarak problem gibi görünmüyor ama içsel dünyamda kopan fırtınaları ne kadar anlatabildimse işte :)

ama tüm bunların yanında açıklanamayan mucizelerde yaşadım hep

- mesela daha minimini bir çocukken bütün 1. ligdeki takımların kaptanlarını ezbere bilir hepsini sayardım.. hayır asla fanatik futbol düşkünü bir çocuk değildim ama bunda babamın 24 saat evde futbol izlemesinin payı büyüktü diye düşünüyorum... abimin arkadaşları bize geldiğinde hemen beni yanlarına çağırıp başlarlardı saydırmaya :)

- ilk işimde yüzlerce referans numarası ve yüzlerce çeşit ürün arasında çalıştım.. bunlar farklı kalınlıklardaki kataterlerdi... (ameliyatta kullanılan bir sonda türü) hiçbir çaba harcamama rağmen bütün referans numaralarını ezbere bilir, bütün kateterlerin hangi numara olduğunu uzaktan bile baksam anlardım...

- bir sabah kalkar bu gün dünyanın bir yerinde bir uçak düşecek derdim ve hiç sekmezdi... aslında öyle "6. hissim kuvvetlidir " diye ortada dolanan biri değilim ama bu uçaklara has bir durumdu sanırım..

bunlarda mucize saylmaz tamam... vazgeçtim

otobüste gelirken düşündüklerim sonucunda bir sıkıntı belirdi kafamda yine

ya ben gerizekalıyım ya da zekiyim... yıllarca benimde birşeye yeteneğim olmalı diye düşündüm durdum, denedim... spora yok. müziğe de yok.

ama var birşey daha keşfedilmemiş birşey var... biliyorum :) hala umutluyum ... dedim veeee

sıkıntı daha çok büyüdü içimde, yanımda beni çantasıyla taciz eden teyzeye döndüm " biraz ileri gidermisiniz çok sıkıştım ben burada" deyiverdim....

6 Ocak 2011 Perşembe

ben çocukken salaktım 2


yaz yaz bitmez bu çocukluğum...

salaklıklarım bile 2 post haline geldiyse ohoooooooo :)

aynı dönemlerde doğan bir çoğumuzun çocukluğunda en sevdiği şarkıcılar bellidir... ahh bizim zamanımızda..... diye başlayan cümleleri kurmama bir engel yol sanırım artık... hayatımın 27 yılını geride bırakmış biri olarak :S

hangi çocuk "şurası gözgöze geldiğimiz yer, şurası eğlenip güldüğümüz yer" diye başlayan o şarkıyı baştan sona ezbere bilir ? biz biliriz işte.. biz yıldırım bekçi ve nalan altınörs'ü dinleyerek büyümüş zavallı bir nesiliz... tv de günde 1 saat mecburi tsm dinletisi ve henüz özel kanalların olmayışı bizi mecbur bıraktı tüm bunlara...

kaç tane çocuk şuan viladimir putin'i tanıyordur ? biz o zamanlar sovyetler birliği lideri mihail gorbaçovu yakınen tanırdık...

gorbaçov'un kafasında bi leke var ya hani, her tv ye çıktığında ilgimi o leke çekerdi. anneme sordum bir gün "anne o adamın kafasındaki ne? "

annem yaratıcı cevaplarından birini patlatır yine "kuş sıçmış"

yani kadın şimdi leke dese nasıl leke sorusunun geleceğini biliyor... doğum lekesi dese durum daha vahim...

bir de benazir butto vardı rahmetli... benazir butto çıkar böyle bir kürsüye bas bas bağırarak anlatırdı bişeyler... o zamanlar çok sık çıkardı tv ye bir de hamileydi... hep öyle bağırırken doğuruverecek diye pür dikkat izlerdim onu....

çocukken annem beni kızdırmak için seni ben çingenelerden aldım derdi... hepimiz duymuşuzdur bu saçmalığı sevgili annelerimizden...

bende kendimi yırta yırta ağlaerdım

- beni gerçek anneme götürün çingenede olsa annem benim o beni ona götürün diye...

allahım ne trajedi.. dışarıdan biri duysa gerçek sanacak o derece...

babam acayp severdi beni, öle taparcasına... hiç kızamazdı bana işten eve gelir gelmez beni hooop kucağına alır hoplatır zıplatır.. yoruluncada dizlerine oturtup bazı tekerlemeler söylerdi...

çan çan çikolota, hani bana limonata, limonata bitti, simone'un başı bitliiiiii...... der kafamı gıdıklardı...

ben küçükken salaktım ama abim benden de salaktı.. tahminen 4 yada 5 yaşındayken (ki o zamanlar abimde en fazla 7 veya 8 ) mahalleye yeni taşınmışız. mahallenin tüm çocukları hummalı bir çalışma içinde arka bahçeye çukur kazıyorlar... gittik yanlarına abim ne yaptıklarını sordu... liderleri olan x abla cevapladı

- uzay gemisi yapıyoruz.. tamamlayınca uzaya gidicez herkes evden bişey getirecek, biri tüp biri ekmek vs vs...

eve döndükten sonra abime dedim ki;

- abi sen o kıza inandınmı ?

ne dese beğenirsiniz

- heralde kızım anlattı bana daha öncede uzaya gitmişler orada atlı kovboylar varmış....

ah abim benm !!!

tabi o dönemler kovboy filmleri moda trt her pazar bir kovboy filmi dayar ekrana izle babam izle.. yaa inancaktım belki bende ama çukur kazmak saçma geldi :)

işte böyle sayın okur... çocukluğum trajikomik bir şekilde geçti benim.. devamı gelecektir :)

17 Aralık 2010 Cuma

benim sahilim...


dün hava ne kadar güzeldi değilmi ? ıslak soğuk... ve ben o havada dışarıdaydım, üstelik kış olduğunu unutmuşcasına tiril tiril vaziyette....

dün bazı işlerim vardı büyüdüğüm yere gittim... bazen çok özlüyorum orayı, ama gidince bir hayalkırıklığı yaşıyorum nedense, içim acıyor, bazı anılar geliyor aklıma.. bir daha asla tekrarı olmayacak anılar... gittiği yerden asla geri dönemeyecek arkadaşlar geliyor aklıma...

dün akşam eve döndükten sonra "kocam" la konuşurken yine canlandı o anılar ve içimi dökmek burada paylaşmak istedim yaşadığım yeri....

küçücük bir yerdi benm büyüdüğüm ilçe. deniz kıyısında güzel çaybahçeleri olan yazın dolup taşan kışın inin cinin top oynadığı minicik bir ilçeydi... biz yaz kış orada yaşayanlardandık, orada ilkokula, ortaokula, liseye gittim ben... büyüyene kadar istanbul'u hep çok uzaklarda bir yerlerde sanıyordum.. bizden yaşça büyükler taksim'i öyle anlatıyorlardı ki, korkuyordum... hayatımda ilk taksime gidişimi çok net hatırlıyorum... neredeyse 10 kişilik bir arkadaş grubuyla gitmiştik ve ben ayakta duramayacak kadar hastaydım... o kadar hastaydımki taksimi gözlerim kapalı ve iki arkadaşımın kollarında gezdim... sanki ne zorum vardı ki... bayrama çok yakın bir tarihti ve o taksim gezisini devam eden günlerde bayramda dahil yatakta geçirmiştim...

bu sebeple ilk gidişim demek biraz anlamsız olacak, ben size özgürce ilk gidişimi anlatayım... liseden bir arkadaşımla karar verdik gitmeye orada diğer arkadaşlarla buluşacaktık... meydana ilk indiğimde gördüğüm şey travesti olmuştu, ve ben sanki tarkan'ı görmüş gibi şaşırmıştım... bildiğiniz saf köylü kızıydım ben... travestilerin gay'lerin sokakta böyle rahat dolaşabiliyor olması beni hayrete düşürmüştü.. onları yadırgadığımdan değil, çevrenin onlara tepki vermemelerine şaşırdığımdan.... ve korkmuştum çok korkmuştum sağıma soluma baka baka yürümekten önüme bakamıyordum... biri çantamı çalarsa biri taciz ederse diye korkmaktan tadını bile çıkaramadım özgürlüğün... ilk gidişte bokunu çıkarmamak için erken döndük evimize... ama hayran kalmıştım. o binalar, tramvay, kilise,tarihi.. herşeyine hayran kalmıştım... zaten tarihi seven biri oldum hep...

bakın konu nerden nereye geldi ben size büyüdüğüm yeri anlatacaktım...

benm büyüdüğüm yerde herkes birbirini tanırdı, sıcaktı sevimliydi bu yüzden, orası istanbul'a bağlı ama istanbuldan bağımsız bambaşka bir yerdi.. biz yaz oldumu 10 15 arkadaş denize gider, akşamları "halil'in yeri"nde toplanır çay içer gece geç saatlere kadar muhabbet eder. arasıra pikniğe gider, arasıra kumsalda kafayı çeker... kışın ise "feride abla"nın yerinde muhabbete gider, biri darbukasını alır, diğeri gitarını, bi başkası bendir kapar gelir kalan herkes vokalde... dışarıda lapa lapa kar yağarken biz içeride kuzine başında minicik yerde 30 kişi dibine kadar eğlenirdik.... oradan çıkıncada inin cinin top oynadığı çarşı içinde kartopu oynayarak eve doğru yol alırdık... o zaman eksiksizdik, tamdık... bir tiyatro grubumuz vardı, bütün kış çalışır oyunlar çıkarır salonları tıka basa doldururduk.. orada kışın yapılacak çok sosyal aktivite yoktu bu yüzden büyük ilgi görürdü tiyatro... bir salonumuz vardı bizim emektar... benm ilk sahneye çıktığım salondu, kulisini unutamam;

kızlar kulisinde bir arkadaşımla aynanın karşısında saatlerce yüzümüzü şekilden şekile sokup, kendi halimize gülüp duruyorduk.. yalnız boyun kaslarımızı o kadar kasmışız ki ertesi gün ikimizde konuşamıyor, esneyemiyor, gülemiyorduk... hoca'dan sağlam azar işittik bu yüzden...

o sahnede oyuna saatler kala gider dekor kurar yemek yer şarkı söyle eğlenirdik... deli gibi eğlenirdik... yenisini yapmak için o salonu yıktıklarında belki hiçkimse bizim kadar üzülmedi.. veya benim kadar... hala oradan geçerken orada olduğunu durduğunu hayal ediyorum.. yerine yapılan yeni okulun yerinde hala eskisinin olduğunu.... sahneyle beraber anılarımıda yıktılar....

bu yazın cıvıl cıvıl olan ilçeyi nedense ben kışın daha çok severdim... o ukala ve burnu havada yazlıkçılar yokken orası daha güzeldi daha bizbizeydik... kışın dalgalarını, denizin kokusunu... tirtir titreyerek kendimizi bir yere atmamızı... herşeyini çok severdim...

yazın tek sevdiğim şey sahile kurulan tezgahlar, gümüşçüler, yazdan yaza görebildiğimiz bazılarıyla arkadaş olduğumuz tezgah sahipleri... hamakçılar :) sahildeki restoranlrda yapılan düğünlere iştirak ederdik halay çekerek... :) öyle bir tur halay çeker sonra yola devam ederdik... kumsalda ateş yakıp gitar çalmadık biz hiç... :) nedense kumsalda sadece içtik.. bazende romantik buluşmaların seslendirmesi için, yani yine eğlenmek için gittik kumsala... nedir bu romantik buluşmaların seslendirmesi ?

şimdi mutlaka kumsalda romantik dakikalar geçirmek isteyen bir çift olurdu. biz onları tam görüş mesafemize alıp, yaptıkları hareketlere göre seslendirirdik... acayp eğleniyorduk bunu yaparken.. bazen çiftlerden birinin durumu farkettiğide oluyor, o zaman durumu hemen lehimize çeviriyorduk...

kışın okuldan kaçardık bazen, yine sahile gider boş boş turlardık sabahın köründe ve soğuğunda... hayatımız denizdi sahildi orada.. bizim için gezmek eğlenmek demek, sahile gitmek demekti... sahilimiz bize yetiyordu... başka bir ortam başka heyecanlar aramadık hiç.. bu yüzdendir benim taksim'le istanbul'la geç tanışmam...

dün yine gittim ailem hala o tarafta yaşıyor benim.... gittim ama bu yağmurda bu soğukta ve yılın bu ayında, gereksiz derecede kalabalık ve yabancı... tanıdık bir yüz aradım etrafta.. tabiki aşina olduğum yüzleri gördüm... fakat eskilerden tanıdık birilerini aradım.. şöyle iki kelam edebileceğim beni eski günlere götürecek... bir arkadaş girdi oturduğum yere... görür görmez gülerek geldi yanıma... eskiden görsem "merhaba" deyip geçebileceğim samimiyette biri.. beni ne kadar mutlu etti...

işte böyle sayın bilokseverler... benm memleketim benim kasabam benm köyüm böyle bir yer :)

heeeeee tüm bunlara rağmen ben yüzme bilmiyorum... :)


21 Kasım 2010 Pazar

büyüyünce ne olacaksın ?


çocukken büyüyünce ne olacaksın sorusuyla karşılaşmayan varmıdır bilmem... evet bana da sürekli sorulan sorular arasındaydı...

büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında anne olucam derdim, biraz daha büyüyünce ünlü olucam demeye başladım ama düşünüyorumda hep birbirine uç cevaplar vermişim... anne olmanın sandığımdan renkli olmadığını anlamaya başladığım zaman tüm ilgim ünlü olmaya kaymıştı işte...

anne olmaktan ne zaman vazgeçtim biliyormusunuz?

annemle bir türk filmi izliyorduk, bir genç kız hamileydi ve ailesi onu dövüyordu bu yüzden, neden diye anneme sorduğumda ''babasız çocuk doğurmak istediği için'' dedi.. yani yine o zaman annem olabilecek en yalın haliyle anlatmıştı olayı.

aslında, genç kadın gayrımeşru bir çocuğa hamileydi...

herneyse, ben ilk o zaman çocuk sahibi olmak için bir erkeğe ihtiyaç olduğunu öğrendim... ve vazgeçtim... vazgeçme sebebim bir adamla ortak yapılması değildi, aslında nedenini tam olarak da bilmiyorum ama sanırım biriyle beraber yapılınca bu bi meslek olmuyordu bana göre.

işte ondan sonra ben büyüyünce ünlü olmaya karar verdim...

ve hatta büyüdükçe dahada kuvvetlendi bu düşünce, ünlü olmanın ne mükemmel bişey olduğunu anladım... mahallede her oyunda lider ben olmak isterdim, herkesi tek sıraya dizer elime sopayı alır öğretmen olurdum, evcilik oynarken asla evin çocuğu değil büyüğü olurdum, he birde top oynardık mahallede, kız yoktu çünkü benden başka, biri lazım olunca benide alırlardı aralarına fakat ben nedense top bana atıldığında topu kucaklar mahalle boyunca kaçardım, bi hüseyin vardı uyuz olurdu bana, kriz geçirirdi her top oyununda ''top elle tutulmaazzz, elle tutulmaaaaaaaaaaazzz'' diye kükrerdi ama ben her seferinde yine aynısını yapardım... hiç çaktırmadım ama, anlamadığımdan değildi topu kucaklayıp kaçmam, çünkü ortak oynanan bir oyunda bi farkım olmalıydı... :)

neyse gel zaman git zaman, ünlü olma fikrini iyiden iyiye benimsedim...

bir gün okul bizi bir tiyatro oyununa götürdü, hiçbir geziden o kadar zevk almamıştım, avazım çıktığı kadar güldüm güldüm güldüm. eve döndüğümde ne olacağımı artık daha net biliyordum tiyatrocu olacaktım ben... 

okul hayatım boyunca ya okul gecelerinde özel günlerde şarkı söyledim. ya da tiyatro oyunu yazdım oynadım... kendi çapımda ünlü olmuştum... sonra okul bitti, özel bir tiyatroda oynamaya başladım, artık hayran kitlem bile vardı :P hala şarkı söylemeye oynamaya oyun yazmaya devam ediyordum... hayatta kendimi en iyi hissettiğim yerdi sahne (burada da tambi ünlü gibi konuştum he) 

çocukken hep derdim ki bir gün insanlar bei tanıyacak herkes beni gördüğünde birbirini dürtecek... tamam olmadı olamadı :) o kadar ileriye gidemedim.. hayal ettiğim herşeye sahip oldum ben... bi ünlü olamadım... 

garip hayal dünyamın bi eseriydi ünlü olmak da, kendime ait bi dünyam vardı benim, kimsenin aklının alamayacağı, hep renkliydi sessiz sakin ama çakal gibi bi çocuktum ben, çok konuşup çok oyun oynamadım hiçbizaman ama hep düşündüm hayal kurdum.. en sevdiğim hikaye kitabım, alice harikalar diyarında idi... kendimi kaybederdim okurken... yüz kere okusam bıkmazdım...

masal gibi bi hayat düşlerdim hep, ışıkları hiç sönmeyen. renkleri hiç solmayan, bu yüzdendir en sevdiğim yönetmenin tim burton en sevdiğim film türünün animasyon olması :)

ve büyüdükçe hayal kurduğum dünyanın renkleri aslı ile örtüşmedi, herşey daha gerçekçi olmaya başladıkça dikişlerim tutmadı bir türlü... ünlü olamadım, dünyanın masal gibi olmadığını anladım... 

ilk staj yaptığım okulda bir öğrenciye büyüyünce ne olacaksın diye sordum

- genel kurmay başkanı olucam öretmenim. dedi

bu aklı ona kim vermiş bilmiyorum ama bu kafada bi çocuğun renkli bi dünyası olmayacağı kesin... dünyasındaki tek renk asker yeşili :) hayallerini kurduğu şey olmasa bile tek renkten feragat edecek.. olsun iyi....

25 Ekim 2010 Pazartesi

ben çocukken salaktım


her çocuk kadar salaktım bende,

örneğin mavi gözlü insanlar dünyayı mavi görür sanardım, benden birkaç yaş büyük arkadaşım, 'sen dünyayı ne renk görüyorsun? diye sorana kadar...

ben kabul ediyorum çocukken salak olduğumu... olmayan var da sanki.

tabi bu salaklık boyutundaki saflık, gerçekleri öğrenince hep hayalkırıklıkları ile dolu bir çocuğa dönüştürdü beni... halbuki benim kendime ait dünyamda herşey sütlimandı..

televizyonu içi insanlarla dolu bir kutu zannederdim... ana haber bültenini sunan adamı biz evde yokken kapağı açıp içine girmiş sonra orada yaşamaya başlamış sanıyordum... bir de kızıyordum ona kendimce, hiç dışarı çıkıp bizimle muhabbet etmiyor diye...

ama çocukken yaşadığım 2 adet büyük hayal kırıklığı var ki, onları sanırım ölene dek unutamayacağım...

babam yeni buzdolabı almıştı o zaman daha 3 yaşındayım ( evet 3, ve dün gibi hatırlıyorum) buzdolabı girişte holde tam orta yerde duruyordu... koşarak gittim ve kapağını açtım büyük ümitlerle, işte o sahne hayatımın en büyük, ilk hayal kırıklığıydı...

buzdolabının içi BOMBOŞTU... bomboştu evet. daha 15 dk olmamıştı içeri getireli ama, benim reklamlarda gördüğüm dolaplar böyle değildiki, içinde meyveler sebzeler, envai çeşit pastalar, çikolatalar vardı, banane dışından... içi boştu !!!

işte tamda o anda anladım ben televizyon kutusunun yalancı olduğunu... o yüzden böyle takığım televizyona... her psikolojik sorunun temelinde çocukluğun yattığı doğru... 

gelelim ikinci büyük hayalkırıklığıma;

çocukların sorularıyla anneleri çileden çıkardığı döneme girmiştim sanırım.. sürekli cevabı zor sorular soruyordum, ya da cevabı çok kolay olsada bir çocuğun anlamayacağı sorular diyelim...

soy isimlere takmıştım o ara, herkes isminin sonuna bir isim daha ekliyordu... anneme sorduğumda soyisim olduğunu söyledi,

- ee peki soyisim ne ? (sorular tatmin edici olana kadar bitmez)

annem: herkesin bir ismi vardır fakat soy isim akrabalarınla aynı adı taşıdığın isimdir... yani aynı soy isimde olanlar akrabadır. dedi

belkide bana anlatabileceği en sade hali buydu cevabın..

buraya kadar normal herşey evet... 

teyzemlerle aynı mahallede oturuyorduk ve teyzemin biri benle aynı yaşta diğerleri büyük 3 tane kızı vardı, benle yaşıt olan ve bizden altı yaş büyük olan ortanca kuzenimle aynanın önünde oyun oynayarak saçlarımızı tarıyorduk...

bende dilime pelesenk olmuş soy ismimizi tekrarlayıp duruyordum... önce kendi adımı ve soyadımı söyledim sonra benle yaşıt kuzenimin adını kendi soy adımla söyledim sonrada ortanca kuzenime aynısını yaptım.... o anda ortanca kuzenim

- hayır simone o sizin soyadınız... bizim soyadınız ise farklı.

- !!!!!!!!!!!!!!!

yıkılmıştım !

kısa süreli bir sessizlik anından sonra hemen yakınımda olan dış kapıdan son sürat kendimi dışarı attım... koşarak eve gittim...  annem mutfaktaydı...

- kandırdın beni ! yalancıı ! hani onlar benim kuzenimdi hani teyzemdi, hani akrabaydık ?

annem: ne oluyor ? tabiki akrabayız tabiki onlar senin kuzenin...

ben: hayır değiller onların soyismi başka....

.....................

zavallı annem neye uğradığını şaşırdı tabi.. ve belkide anladı o anda her soruya cevap verilmemeli, bazen kendi haline zamanla öğrenmesi için bırakmalı çocuğu. :)