geçen sene 27 ağustostan sonra hiç yazmamışım :/
ama diğer blog'da düzenli yazıyorum...
burası benim sırdaşım gibi, diğer taraf yiğit'e ait...
anne olmak ne garipmiş sayın okur... hem dünyanın en güzel, hem de en zor şeyi... tarifsiz... bazen diyorum ki hazır olmayan insanın kaldıramayacağı bir görev, ama bazen de, hazır olmasan dahi, hatta çocuk sevmesen dahi insana acayip haz veren, tüm duygularını doyuran bir şey... öyle ki, dünya da artık bir amacım var. daha önce yok muydu ? tabi ki vardı ama, doğurunca diğer her şey nasıl da sıradanlaşıyor..
geçen yıl daha hamile değilken paylaştığım fotolara, yazılara bakıyorum ve şimdi ki halimi düşünüyorum. bazı şeyler baya lüksmüş haberim yokmuş...
ben çocuğunu tek başıma büyüten bir anneyim. yanımda ne bir yardımcı ne de annem veya eşimin annesi var. bu sebeple artık hayatımın büyük bölümü evde geçiyor, bu yüzden havayı güzel yakalayıp bahçeye inebilmek bile lüks çoğu zaman :)
bu eve taşınalı haziranda 1 yıl olacak.. ben taşındığımızda hamileydim ve çalışıyordum, kısa bir süre sonra da erken doğum riskim çıktı ve raporla işten erken izine çıkmak zorunda kaldım.. bu dönem de hep evde ve yalnız geçti... gezmek yorulmak yasaktı... yani şuan 1 sene olmasına rağmen hala sitenin dışına tek başıma çıkmış değilim :)
başka şartlar altında çoktan patlamış olmam gerekiyordu değil mi ? ama evde bir enerji depom var... beni sürekli gülen yüzü ve neşesiyle şarj ediyor... dışarı çıkmışım çıkmamışım umrumda değil... evde onunla öyle keyifli zaman geçiriyorum ki... geri kalan her şey anlamsız kalıyor...
çok güzel anne olmak.. mesela dün yiğit uyurken annem geldi ve uyandığında ilk beni değilde annemi gördü, normalde o kadar dışa dönük ve neşeli olmasına rağmen o anda beni görmeyince kıyametleri kopardı ve bu bile beni mutlu etti... hamilelikle beraber aylardır kendime bir çöp bile almadım... herşeyi ona almak istiyorum... önceliklerim değişti, bana zor gelir dediğim hiç bir şey zor gelmiyor. gece uyanmak, emzirmek, sürekli onunla ilgilenmek...
bazen günlerce aynaya bakmadığımı farkediyorum... kaç zamandır makyaj yapmadım ? oje sürmeyeli 1 seneyi geçti.. kuaföre en son hamileyken gitmiştim...
bunlar bir kadını motive eden, mutlu eden, kendini iyi hissetmesini sağlayan şeyler.. ama şu an benim için, yiğit'in gülmesi, kahkaha atması, konuşmaya çabalaması, dönmesi, gaz çıkarması bunlardan daha kalıcı mutluluk hissediyorum.
size çocuk yapmanızı tavsiye etmeyeceğim tabi ki :)
her zaman neşeli ve toz pembe bir hayat yaşamıyor çocuk sahipleri...
mesela eşime 'benim bünyeme 1 çocuk yeter' diyorum. çünkü, çocuk sahibi olmak paranoyaklıkla eşdeğer.
gece uyanıp nefesini kontrol ediyorsunuz, hapşırsa hasta mı oldu, öksürse üşüttü mü, kakasının rengi değişse yediğim bişey mi yaramadı, ve daha saymaya üşendiğim milyon tane soru dönüyor kafanızda... sürekli tedirgin ve sürekli huzursuz oluyorsunuz, hep diken üstündesiniz, ama hayatınızın hiçbir döneminde olmadığınız kadar da mutlu ve keyifli hissediyorsunuz.. eşimle tartışmalarımız 10 dk sürmüyor artık, o esnada yiğit bir komik hareket, bir garip ses çıkarıyor hoop, bütün sinirimiz uçup gidiyor... ama artık çoğu zaman yiğit yüzünden tartışıyoruz :) uyurken ses çıkardın, az daha dikkatli olsana, tv nin sesini ne çok açıyorsun, git başka odada yat horluyorsun, off camı açtın üşüdü, telefonun sesini kapat çocuğun ödü koptu ve benzeri :)
hani dedim ya, çocuk yaptığınız andan itibaren artık hiçbirşeye zaman bulamayacaksınız. artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak.. hayat sona ermeyecek ama artık siz sadece kendinizi korumakla görevli olmayacaksınız... mesela en basit örnekle şu yazıyıyazmaya başlayalı 1 hafta oldu ve allah bilir ne zaman bitecek :)
bazen bomboş oturmayı özlemiyor değilim. ama şimdi bazı anlar daha kıymetli, mesela gece uykusuna yattıktan sonra içilen çay, televizyon izleme eskiden ne kadar sıradansa şuanda o kadar keyifli geliyor... dışarı çıkınca gözüm hep üzerinde, mutlu mu, sıkıldı mı, neler ilgisini çekti, nelerden korktu :)
haziranda yiğit'le ilk tatilimizi yapacağız.. çok kolay olacağını sanmıyorum ama çok keyifli olacağına da eminim... şimdiden tatille ilgili planlarım şu yönde, yiğit'in bir sürü fotoğrafını çekip ona anı biriktireceğim. onun rahat etmesi için elimden geleni yapacağım...
yalnız yapılan hiçbir tatil artık keyif vermeyecek hissediyorum... ama doğumdan önce sanıyordum ki, eşimle baş başa zaman sınırlaması olmadan tatil yapamayacaksam evde otururum daha iyi !
öyle değil ! şimdi eski tatillerden daha çok heyecanlanıyorum... her şey yiğit'in mutlu olması için artık...
zor tarafları hep geçici, ama mutluluğu sonsuza dek sürek bir şey çocuk sahibi olmak...
çocuk sahibi olmanızı tavsiye etmiyorum !
ama yiğit bizim aynamız, dünyaya attığımız imzamız...
tek istediğim mutlu, doğayı, hayvanı ve her şeye rağmen insanı seven, adaletli bir birey olması...
24 Nisan 2014 Perşembe
27 Ağustos 2013 Salı
DOĞUM GÜNÜMDE İSYAN !
bu insanların otla, böcekle, hayvanla, ağaçla, ormanla ne derdi var ben anlamadım !
30 yaşıma girdim huzurlarınızda, karnımda bebemle...
eskiden olsa 19 yaşında doğurmuştu analarımız...
ben 30...
bi 30 senem daha olur mu allah bilir ama. tek istediğim şu karnımdaki dünyadan habersizi, yaşadığım sürece bu dünyanın aslında ne güzel bir yer olduğuna inandırayım....
hayvanı sevsin, ağacı sevsin, herşeye rağmen insanı sevsin...
bir küme ağaç görmek için kilometrelerce yol katetmesin...
siyasetinizin de, sizin de canınız cehenneme !
biz oksijen istiyoruz !
nice 30 yıllarıma !
30 yaşıma girdim huzurlarınızda, karnımda bebemle...
eskiden olsa 19 yaşında doğurmuştu analarımız...
ben 30...
bi 30 senem daha olur mu allah bilir ama. tek istediğim şu karnımdaki dünyadan habersizi, yaşadığım sürece bu dünyanın aslında ne güzel bir yer olduğuna inandırayım....
hayvanı sevsin, ağacı sevsin, herşeye rağmen insanı sevsin...
bir küme ağaç görmek için kilometrelerce yol katetmesin...
siyasetinizin de, sizin de canınız cehenneme !
biz oksijen istiyoruz !
nice 30 yıllarıma !
6 Ağustos 2013 Salı
SERAP"TAN çekiliş duyurusu :)
normalde çekiliş olaylarını sevmiyorum pek. ama buna kayıtsız kalamadım :) hem de sonuçlar benim doğum günüm olan 27 ağustos'ta açıklanıyor muş :) acaba bu bir işaret mi diye düşünmedim değil :P
siz de katılmak isterseniz tıklayın şekerim
4 Temmuz 2013 Perşembe
NUR TOPU GİBİ BİR BLOGUMUZ OLDU :)
bebito için almak istediğim notlardan bir blog daha oluşturdum sevgili okuyucularım... eğer takip etmek isterseniz BURAYA TIKLAYINIZ
bu blog için de bazı değişiklikler yapmak istiyordum... bilmiyordunuz ama adım sinem... ve her nedense tüm arkadaşlarım bana simon derler.. bu bloğa adını onlar vermiş oldu yani... ama artık kendi ismimle yazmaya karar verdim mesela :)
artık bebito'dan arda kalan zamanda olurda film izleyebilirsem yazmaya devam edeceğim. çünkü o benim için bir tutku...
en kısa zamanda görüşmek üzere :*
10 Haziran 2013 Pazartesi
BARFİ
evet sonunda hayata döndüm. zor ve sıkıntılı bir hamilelik geçirdim, daha yeni yeni kendime geliyorum. bu süreç içinde bırakın film izlemeyi, televizyona bakacak halim bile yoktu... ama yinede izlenecek filmleri hafızama kaydettim ve zamanın benim lehime dönmesini bekledim :)
tam ben kendime geliyorum derken, filmi izlediğimin gecesi, gezi parkı olayları patlak verdi... sonuna kadar haklı bulduğum bu mücadeleye destek verirken ve tüm halkın kafası bununla meşgulken, hiçbirşey olmamış gibi davranmak benim düşünce tarzıma tersti... hamile olduğum için gezi parkına gidemedim... ama eşim de bende evde zor durduk, artık bir akşam dayanamadık ve yaşadığımız yerde bakırköyde protestoya katıldık... yetmedi tabi ki... gönlüm hep oradakilerin yanında, hala ...
sonra bu kadar hengamenin içinde bir de taşınma telaşına girdik... bebişimiz için daha büyük bir eve çıktık. daha bu hafta sonu taşındığımız için yerleşme işi tam olarak bitmedi tabi, ve önümüzdeki cuma günü izine çıkıyoruz... eğer o da araya girseydi, filmi anlatmak çok aksayacaktı bu sebeple bulduğum tek fırsat olan bu gün hemen yazıp yayınlamak istedim ki, böyle zamanlarda yüzümüzü güldürecek ufakta olsa bir sebep bulabilelim...
bu sıkıntılı süreçten çıkar çıkmaz ilk canımın çektiği film izlemek oldu tabiki... 3 aylık bir rejimden sonra açılışı öyle bir fimle yaptım ki ....
sanırım hayatımda ilk defa bir filmi defalarca izleyeceğim ve o büyüsünü kaybetmeyecek...
artık bu filmden sonra kesin olarak hint filmleri başımın tacıdır...
ranbir kapoor içten oyunculuğuyla gönlümü daha "rockstar" filminde çalmıştı zaten, ve bu filmde üzerine sevimliliğini de ekledi... raj kapoor'un torunu olmasından mütevellit torpilli değil o,
gerçekten başarılı ve yetenekli....
film hakkında bazı sitelerde, başka filmlerden alıntı olduğu, charlie chaplin filmlerine benzediği vs gibi bazı yorumlar gördüm... eğer bunları filmi izlemeden önce okusaydım önyargılı olabilirdim belki, ama buraya yazıyorum bakın, sakın bu fikre kapılmayın ! çünkü "barfi" muhteşem bir film olmuş !
izlerken hem eğlendirip hem "vay be" dedirten bir aşkı bize sunuyor... gerçek aşkı arayan barfi'nin hikayesi, olabilecek en tatlı diliyle sinemaya aktarılmış .
dilsiz bir genç olan barfi normal bir kıza aşık olur... olur olmasına da bu kız hem nişanlıdır hemde kendisi gibi değildir....
barfi'nin dilsiz olması filmde sadece küçük bir ayrıntı olmuş. hiç konuşmadan kendini bu kadar güzel ifade edebilen bir başka kişi daha görmedim...sayesinde işaret dilini öğrendim :)
film başladığında barfi'yi sürekli polislerin kovaladığını görüyoruz ve meraktan çatlıyoruz :) barfi ne yaptı da sürekli polisten kaçıyor ? cevabını izleyince öğreneceksiniz...
aşk filmlerini çok sevmem aslında, yani bana anlattığı aşk kayda değer bişey olmalı... bir titanic, bir notebook gibi olmalı... ama barfi'deki saf aşk bana hiçbir filmden almadığım tadı verdi....
çok sevdim çoook... sıcacık bir film... defalarca da izlerim... hemde çok vakit kaybetmeden :)
tam ben kendime geliyorum derken, filmi izlediğimin gecesi, gezi parkı olayları patlak verdi... sonuna kadar haklı bulduğum bu mücadeleye destek verirken ve tüm halkın kafası bununla meşgulken, hiçbirşey olmamış gibi davranmak benim düşünce tarzıma tersti... hamile olduğum için gezi parkına gidemedim... ama eşim de bende evde zor durduk, artık bir akşam dayanamadık ve yaşadığımız yerde bakırköyde protestoya katıldık... yetmedi tabi ki... gönlüm hep oradakilerin yanında, hala ...
sonra bu kadar hengamenin içinde bir de taşınma telaşına girdik... bebişimiz için daha büyük bir eve çıktık. daha bu hafta sonu taşındığımız için yerleşme işi tam olarak bitmedi tabi, ve önümüzdeki cuma günü izine çıkıyoruz... eğer o da araya girseydi, filmi anlatmak çok aksayacaktı bu sebeple bulduğum tek fırsat olan bu gün hemen yazıp yayınlamak istedim ki, böyle zamanlarda yüzümüzü güldürecek ufakta olsa bir sebep bulabilelim...
bu sıkıntılı süreçten çıkar çıkmaz ilk canımın çektiği film izlemek oldu tabiki... 3 aylık bir rejimden sonra açılışı öyle bir fimle yaptım ki ....
sanırım hayatımda ilk defa bir filmi defalarca izleyeceğim ve o büyüsünü kaybetmeyecek...
artık bu filmden sonra kesin olarak hint filmleri başımın tacıdır...
ranbir kapoor içten oyunculuğuyla gönlümü daha "rockstar" filminde çalmıştı zaten, ve bu filmde üzerine sevimliliğini de ekledi... raj kapoor'un torunu olmasından mütevellit torpilli değil o,
gerçekten başarılı ve yetenekli....
film hakkında bazı sitelerde, başka filmlerden alıntı olduğu, charlie chaplin filmlerine benzediği vs gibi bazı yorumlar gördüm... eğer bunları filmi izlemeden önce okusaydım önyargılı olabilirdim belki, ama buraya yazıyorum bakın, sakın bu fikre kapılmayın ! çünkü "barfi" muhteşem bir film olmuş !
izlerken hem eğlendirip hem "vay be" dedirten bir aşkı bize sunuyor... gerçek aşkı arayan barfi'nin hikayesi, olabilecek en tatlı diliyle sinemaya aktarılmış .
dilsiz bir genç olan barfi normal bir kıza aşık olur... olur olmasına da bu kız hem nişanlıdır hemde kendisi gibi değildir....
barfi'nin dilsiz olması filmde sadece küçük bir ayrıntı olmuş. hiç konuşmadan kendini bu kadar güzel ifade edebilen bir başka kişi daha görmedim...sayesinde işaret dilini öğrendim :)
film başladığında barfi'yi sürekli polislerin kovaladığını görüyoruz ve meraktan çatlıyoruz :) barfi ne yaptı da sürekli polisten kaçıyor ? cevabını izleyince öğreneceksiniz...
aşk filmlerini çok sevmem aslında, yani bana anlattığı aşk kayda değer bişey olmalı... bir titanic, bir notebook gibi olmalı... ama barfi'deki saf aşk bana hiçbir filmden almadığım tadı verdi....
çok sevdim çoook... sıcacık bir film... defalarca da izlerim... hemde çok vakit kaybetmeden :)
4 Haziran 2013 Salı
#OCCUPYGEZİPARKİ
BEN BİR SİNEMA BLOĞU SAHİBESİ OLARAK, BU GÜNLERDE YAŞANANLARA TEPKİMİ, EN SEVDİĞİM FİLMİN EN ANLAMLI REPLİĞİYLE VERMEK İSTEDİM...
BİZ KORKMUYORUZ, VE BU DİRENİŞİN YANINDAYIZ...
17 Nisan 2013 Çarşamba
Ah Leyla The Band !
hacı naaptınız siz ya ! biz masumca diziye sevdalanırken bir de şarkıların müptelası yaptınız bizi...
iyi mi oldu ! zamanı gelince nasıl ayrılacağız peki ? onu hiç düşündünüz mü ?
12 Nisan 2013 Cuma
ben artık....
bu sessizliğin bir sebebi var elbet !
her ne kadar kimse farketmese de :)
öyle güldüğüme de bakmayın, durumum içler acısı
hafta başından itibaren 3 gün raporluydum ve hiç başımı kaldırmadan 3 gün yattım...
evet çok zor günler geçiriyorum, hiç yemek yiyemiyorum, 1 hafta da 3 kilo vererek bunu istikrarla devam ettiriyorum...
sabahları yataktan kalkmak işkence gibi, hele ki böyle bir durumda çalışıyor olmak daha korkunç,
durumumun hafiflemesi için değişik yöntemler deniyorum,
hiçbiri kar etmiyor belki ama bir ümit işte....
ve tüm bunların sebebi henüz fasulye kadar olmasına rağmen kalbi bile çarpan bir şey...
evet hamileyim...
her ne kadar kimse farketmese de :)
öyle güldüğüme de bakmayın, durumum içler acısı
hafta başından itibaren 3 gün raporluydum ve hiç başımı kaldırmadan 3 gün yattım...
evet çok zor günler geçiriyorum, hiç yemek yiyemiyorum, 1 hafta da 3 kilo vererek bunu istikrarla devam ettiriyorum...
sabahları yataktan kalkmak işkence gibi, hele ki böyle bir durumda çalışıyor olmak daha korkunç,
durumumun hafiflemesi için değişik yöntemler deniyorum,
hiçbiri kar etmiyor belki ama bir ümit işte....
ve tüm bunların sebebi henüz fasulye kadar olmasına rağmen kalbi bile çarpan bir şey...
evet hamileyim...
5 Nisan 2013 Cuma
22 Mart 2013 Cuma
julia'nın gözleri
feci şekilde şifayı kaptım ve bu yıl, 354785. kez şifayı kaparak tarihe adımı altın harflerle yazdırdım...katır gibi sağlıklı bir insanın bu yıl her ay periyodik olarak hasta olması ironik...
bu arada hasta olmaya neden şifayı kapmak deniyor o daha da ironik... şifa ve hastalık ilginç
velhasıl, zamanında izlediğim ama sizlerden sır gibi sakladığım bir filmden, daha doğrusu filmin bana öğrettiği bir gerçekten bahsedeceğim bu gün.
bu cuma size şarkı yok ! biraz felsefik biraz dramatik bir yazı olacak hazırmısınız ! :P
filmimiz "Julia'nın gözleri" yani orjinal adıyla "los ojos de julia" türü çoğu insana göre gerilim. bana göre değil !
julia'nın genetik bir göz rahatsızlığı vardır, ablası da aynı rahatsızlık yüzünden sonunda kör olmuş ve bir şeyler onu intihara sürüklemiştir...
julia yalnız yaşayan ablasının neden intihar ettiğini araştırmak için onun yalnız yaşadığı eve doğru yola çıkar.
fakat julia her geçen gün daha az görmeye başlar, ablasının yaşadığı evde daha ilk günlerden yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu anlar, evde yalnız değildir ! hatta hiçbiryerde yalnız değildir. varlığını sadece onun hissettiği ama kimsenin görmediği biri daha vardır.
filmin konusundan uzun uzun bahsetmektense bana hissettirdiklerini aktarmak istiyorum...
julia'nın filmde ısrarla varlığından bahsettiği adam yada insanlar gerçek hayatta da var malesef.
neden maalesef ? çünkü gerçekten bu insanlar aslında iç parçalayan hayatlar yaşarlar, belki kendi çaplarında küçük mutlulukları başarıları vardır, belki kendi üzüntüleri.... ama onları kimse farketmez, kimse görmez, kimse onların ne hissettiğiyle ilgilenmez ve anlamaya çalışmaz, onlar diğerleri için yoktur aslında,
olur ya, bazen bir şirkette, bir toplulukta beraber yanyana otursanız bile 2. kez görseniz hatırlamayacağınız insanlar.
beraber çalıştığınız insanları düşünün, bazılarının işten ayrıldığını haftalar sonra biri size onunla alakalı birşey sorduğunda farkedersiniz... işte o insanlar...
farkedilmemek bazen kişinin kendi seçimi bile olabilir...
silik olmak....
ama mutlaka sizi farkeden 1 kişi dahi olsa olacaktır.
çoğu yorumda;
"izlediğim en iyi korku filmiydi" gibi yorumlar yapılmış olsada, julia'nın gözleri bence bir dram...
ve şimdiye kadar neden bahsetmedim bilmiyorum ama, izlemeye değer bir film... farkındalığınızı arttıracak bir yapım.. bu akşam için iyi gidebilir...
çevrenize daha dikkatli bakın :)
15 Mart 2013 Cuma
yağmuru sevin :)
aynen klipteki gibi yağmur sularında zıplamayı çok severim... yağmuruda öyle !
ve tabi bu şarkıyı da, klibi de
madem haftasonu yağmurlu geçecek, can sıkmaya gerek yok. ben yağmur çizmelerimi giyer zıplarım ve ondan da zevk alırım ohhh !
o zaman bu cuma ya yakışır şekilde şarkısı bu olsun mu ? olsun be ! :)
6 Mart 2013 Çarşamba
ama ben kedileri çok seviyorum !
size hepinizin tanıdığı yol arkadaşım minnoşun fotosunu takdim ediyorum :)
kış bastırdığından beri görüşemiyorduk, bu sabah beni görünce bacaklarıma zıplamak suretiyle sürünmesiyle cilveleştik bir süre, şımardı şımardı şımardı ve sonunda adam gibi bir pozunu yakalayabildim :)
seni özlemişim minnooooş !
1 Mart 2013 Cuma
fotolarımı popart'ladım :)
merhaba sayın okur bugün çok keyfim yok, densizin biri yüzünden bütün keyfim kaçtı gitti, neyse en azından biliyorumki hepsi evime gider gitmez geçecek :)
hem bu gün cuma değil mi ? :) mutlu olmak için bir sebebimiz daha var yani...
yukarıda görmüş olduğunuz resim, eşim ve benim fotoğrafımdan devşirme :)
bu ara en sevdiğim tarz olan pop art'ı kendi fotolarımıza uygulayarak eğleniyorum... fotoğrafları photoshop yardımıyla popart haline getiriyorum. biraz uzun ve meşakatli bir işlem oluyor, sonra benim gibi sonlara doğru sıkılmaya başlayıp fırçayı gelişigüzel sallayınca eşimin ve benim kollarımızdaki gibi lekeler oluşabiliyor mesela :P
en büyük kusurlarımdan biri şu tezcanlılık :D
bu henüz 2. denememdi, ileri seviyede arka planı da renklendirerek daha orjinal bişeyler elde edilebilir tabi :)
bu cumanın güzelliğide bu olsun :)
mutlu haftasonları
canımızı sıkanlar da basur olsun ! ohh :P
27 Şubat 2013 Çarşamba
Mehmet Erdem - Yalan
neden böyle şaşkına çeviriyor bu şarkı beni :/ ali atay'dan duyduğum ilk günden beri, içime oturuyor neden ?? neden ??? :(
25 Şubat 2013 Pazartesi
85. oscar ödülleri
Efeeem 85. oscar ödülleri sahiplerini buldu.... bütün filmleri izlememiştim ama gönlüm bütün ödülleri "life of pi" nin almasından yanaydı. hepsini olmasa da, en iyi yönetmen, en iyi film müziği, en iyi görsel efekt ve en iyi sinematografi dalında 4 ödülle küçümsenmeyecek bir başarı sağlamış. çok mutlu oldum :) özellikle en iyi müzik dalında biliyorsunuz ki favorim di :)
ÖDÜLLER AŞAĞIDAKİ GİBİ :
En İyi Film: Argo – Grant Heslov, Ben Affleck ve George Clooney
En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis – Lincoln
En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence – Silver Linings Playbook
En İyi Yönetmen: Ang Lee – Life of Pi
En İyi Özgün Senaryo: Django Unchained – Quentin Tarantino
En İyi Uyarlama Senaryo: Argo – Chris Terrio
En İyi Özgün Şarkı: Skyfall – Adele Adkins ve Paul Epworth
En İyi Film Müziği: Life of Pi – Mychael Danna
En İyi Prodüksiyon Tasarımı: Lincoln – Rick Carter ve Jim Erickson
En İyi Kurgu: Argo – William Goldenberg
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anne Hathaway – Les Misérables
En İyi Ses Kurgusu: Zero Dark Thirty – Paul N. J. Ottosson ve Skyfall – Per Hallberg ve Karen Baker Landers
En İyi Ses Miksajı: Les Misérables – Andy Nelson, Mark Paterson ve Simon Hayes
En İyi Yabancı Film: Amour – Michael Haneke
En İyi Belgesel: Searching for Sugar Man – Malik Bendjelloul ve Simon Chinn
En İyi Kısa Belgesel Film: Inocente – Sean Fine ve Andrea Nix Fine
En İyi Kısa Film: Curfew – Shawn Christensen
En İyi Makyaj ve Saç: Les Misérables – Lisa Westcott ve Julie Dartnell
En İyi Kostüm: Anna Karenina – Jacqueline Durran
En İyi Görsel Efekt: Life of Pi – Bill Westenhofer, Guillaume Rocheron, Erik-Jan de Boer ve Donald R. Elliott
En İyi Sinematografi: Life of Pi – Claudio Miranda
En İyi Animasyon Filmi: Brave – Mark Andrews ve Brenda Chapman
En İyi Kısa Animasyon Filmi: Paperman – John Kahrs
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz – Django Unchained
22 Şubat 2013 Cuma
HAYAT AVCISI
hayat avcısı na tam olarak film demek doğru değil, belgesel tanımlaması daha yerinde olacak sanırım...
hani discovery channel'da falan izlediğimiz cinayet belgeselleri var ya, bu da onlara benzer birşey, eğer benim gibi, o tarz belgeselleri nefessiz izleyenlerdenseniz beğeneceksiniz...
en azından gerçek bir hayat hikayesi izleyeceksiniz.
trajik bir kayboluş hikaesi ve bir hayat avcısının biyografisi.
Nicolas 13 yaşındayken amerika teksas'ta ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolur.
ailesi (ablası, abisi ve annesi) mahvolmuştur. polis tüm aramalara rağmen izini bulamaz, ta ki 4 yıl sonrasına kadar.
4 yıl sonra ispanya'dan gelen bir telefon tüm amerika gündemine bomba gibi düşecektir.
kendisinin nicolas olduğunu iddia eden bir genç bulunmuştur, üzerinde hiçbir kimlik veya belge yoktur.
amerika'daki ailesine haber verilir ve tüm aile şaşkınlık ve mutluluğu bir arada yaşar, ablası hiç zaman kaybetmeden yola koyulur, kardeşine bir an önce kavuşup onu evine geri getirmek ister.
fakat kendisinin nicolas olduğunu ve 16 yaşında olduğunu iddia eden genç, aslında
fransız asıllı ve 23 yaşında bir adamdır
yaptığı şeyin ne büyük bir yanlış olduğunu farkettiğinde iş işten çoktan geçmiştir, artık yola çıkmış ona doğru kavuşmaya gelen birileri vardır.
üstelik o, yani frederic, interpol tarafından aranan, sayısız suça imza atmış bir suçludur, yüzlerce insanın hayatını çalmış, yüzlerce şehirde yaşamış ve aynı suçlardan senelerce ceza evinde yatmış olan bu akıllı mı deli mi olduğunu bir türlü anlayamadığımız adamın planları bu kez altüst olmuştur.
frederic bourdin'in bu sıradışı yaşamını film boyunca yer yer kendi ağzından, yer yer canlandırmalar eşliğinde izledik.
kendisi bu hayatı sayesinde literatüre girmiş...
fakat bu hikayenin filmleşmesinin tek sebebi onun bu yaptıkları değil.
Nicolas'ın ailesi ile karşılaşmasından sonra yaşananlar, bu adamı bile hayrete düşürecek nitelikte...
filmi izlerken en başından onun nicolas olmadığını zaten kendi ağzından duyuyorsunuz. "ee ne oldu şimdi, gitti mi bütün filmin büyüsü ?" dedim kendi kendime, ama o iş öyle değilmiş a dostlar. esas film onun nicolas olmadığını herkes anladıktan sonra kopuyor.
frederic filmin sonunda diyor ki ;
hayatlarını çaldığım insanların yakınları ne düşündü umrumda değildi, o an tek umrumda olan benim ne hissettiğimdi.
böyle dışarıdan dinleyince çok zalimce ve bencilce geliyor değil mi, ama hikayeyi izledikten sonra onun aslında gerçekten bir aileye ihtiyacı olduğunu hissettim ben.
şu anda evli ve 3 çocuk babasıymış. belki hayatı bir düzene girmiştir artık :)
filmin içinde büyük bir şok yaşadım ben, onu tabiki anlatmayacağım. izleyin daha sonra oturur konuşuruz :P
bu arada film önümüzdeki haftalarda vizona girecek sanırım ben biraz sabırsızlık ettim evet :)
20 Şubat 2013 Çarşamba
çok özledim...
ayvalığı, cundayı, zeytin bahçelerini, sakızlı dondurmayı, kalamata zeytinini, sabahları istediğim saatte uyanıp şuursuzca geniş geniş kahvaltı yapmayı, öğlen sahilde herhangi bir yerde ayvalık tostu üzerine damla sakızlı dondurma yemeyi, akşam meze eşliğinde rakı, rakı eşliğinde papalina yemeyi. gece moshos'a gidip kırılan tabakları saymaya çalışmayı, otele gizli gizli çekirdek sokmayı :)
perşembe günü köy pazarında gezmeyi, karamel kafede zencefilli kurabiye ve demli çay içmeyi... cunda sokaklarındaki sevgi arsızı kedilerle oynamayı... herşeyini çok özledim çoook :(
14 Şubat 2013 Perşembe
BABİES
geçen cumartesi her zamanki gibi övüle övüle bitirilemeyen hint filmlerinden birini izleyip salya sümük ağladıktan sonra, o ruh halinden çıkmak için, uzun zamandır izlemek istediğim ama hep unuttuğum, bir belgesel olan, babies'i izledik
dünyanın 4 ayrı yerinde eş zamanlarda doğan 4 bebeğin belgeseli, içinde bebek dilinden başka dil olmayan bir belgesel, doğumlarından itibaren sanıyorum 2 yaşlarına kadar olan dönemi sunuyor.
amerika, japonya, nambia ve moğolistan'da dünyaya gelen bu bebişler farklı ortamlarda, farklı yetiştirme tarzlarıyla nasıl gelişiyor onu izledik... bana kısacık gelen bir nefeste biten bu belgesel aslında 80 dk sürüyor hemen hemen.
nambiya'lı panijao, tozun toprağın içinde ilkel şartlarda doktor yüzü görmeden büyüyor, onun o tombik kollarına, gülüşüne kurbaaaan :) belgesel boyunca şunu diyip durdum sayın okur :
versinler şunu bana daha iyi şartlarda ben büyüteyim, bu nasıl sevimlilik !
ama tabiki de ana gibi yar olmazmış :)
bu sarı kafa da amerikalı bebemiz hattie, her bebek kadar sevimli, bizim gibi normal şartlarda, rutin kontrolleri yapılarak büyüyen. sevimli şaşkın :)

japon bebesi Mari 'ye çok güldük biz. kendi halinde odasında oynarken, ahşap çubuğu halkaya geçiremeyince geçirdiği sinir krizlerine, ama vazgeçmeyip hırsla devam etmesine koptuk... japon değil mi işte illa yapacak, pes etmek yok :)
ve son bebitomuz Bayar. moğolistanda çadırda büyüyen abisinden fiziksel şiddete maruz kalan :) hayvanları aileden birileri zanneden sevimli bir bebiş :)
izlemesi son derece keyifli bir belgeseldi... dünyanın farklı yerlerinde farklı koşullarla büyüyen bebeklerin fiziksel ve zihinsel gelişimleri, garip ama birbirlerine paralel ilerliyor.
ve benim gözlemlediğim kadarıyla Nambiya'lı Panijao bence küçük motor gelişimi açısından diğerlerinden birazcık daha öndeydi... ilkel ortamda büyümesine rağmen.
genelde hamile kalınca evcil hayvanlarını evden yollayanlarında izlemesi gerek bence, hepsinin evinde ya da yakınında bir hayvan vardı :)
bebiş bekleyenler, beklemeyenler, olanlar , olmayanlar hepiniz izleyin, izlemeye değer !
5 Şubat 2013 Salı
Life Of Pi sountrack
ne dersiniz "Life Of Pi" nin sountrack'i yılın en iyi sountrack'i olabilir mi ?
her ne kadar şuanda bana en güçlü aday "Skyfall" gibi gelse de, bu dinlerken huzur veren şarkıyı daha çok sevdim... Adele'in sesine ve müziğine aşık bir insan olmama rağmen en başından beri "Skyfall" çok sıradan geli bana. bütün aday filmleri izlemedim ama, ödüllerin hepsi "Life Of Pi" nin olsun istiyorum... sanrım beni bu yıl kalbimden vuran film bu oldu :)
3 Şubat 2013 Pazar
85. oscar ödül töreni adayları
İşte 85. Akademi Ödülleri'nin Adayları:
En İyi Film
- Operasyon: Argo (Argo)
- Zincirsiz (Django Unchained)
- Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
- Lincoln
- Zero Dark Thirty
- Sefiller (Les Misérables)
- Umut Işığım (Silver Linings Playbook)
- Aşk (Amour)
- Düşler Diyarı (Beasts of the Southern Wild)
En İyi Yönetmen
- Ang Lee, Life of Pi
- Steven Spielberg, Lincoln
- Michael Haneke, Aşk (Amour)
- Benh Zeitlin, Düşler Diyarı
- David O. Russell, Silver Linings Playbook
En İyi Erkek Oyuncu
- Daniel Day-Lewis - Lincoln
- Joaquin Phoenix - The Master
- Denzel Washington - Uçuş (Flight)
- Bradley Cooper, Umut Işığım
- Hugh Jackman , Sefiller
En İyi Kadın Oyuncu
- Jessica Chastain , Zero Dark Thirty
- Naomi Watts, The Impossible
- Jennifer Lawrence - (Umut Işığım) Silver Linings Playbook
- Emmanuelle Riva, Amour
- Quvenzhané Wallis, Beasts of the Southern Wild
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
- Alan Arkin, Argo
- Philip Seymour Hoffman, The Master
- Tommy Lee Jones - Lincoln
- Christoph Waltz - Zincirsiz
- Robert De Niro, Silver Linings Playbook
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
- Amy Adams - The Master
- Sally Field - Lincoln
- Anne Hathaway - Sefiller
- Helen Hunt - The Sessions
- Jacki Weaver - Silver Linings Playbook
En İyi Uyarlama Senaryo
- Lincoln
- Silver Linings Playbook
- Argo
- Beasts of the Southern Wild
- Life of Pi
En İyi Özgün Senaryo
- Amour
- Django Unchained
- Flight
- Moonrise Kingdom
- Zero Dark Thirty
En İyi Animasyon Film
- Cesur (Brave)
- Frankenweenie
- Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph)
- ParaNorman
- Korsanlar! (The Pirates! Band of Misfits)
Yabancı Dildeki En iyi Film
- Savaş Cadısı (Rebelle) Kim Nguyen, Kanada
- No, Pablo Larrain Şili
- Aşk (Amour) Michael Haneke, Avusturya
- Yasak Aşk (En Kongelig Affære), Nikolaj Arcel, Danimarka
- Kon-Tiki Joachim Roenning ve Espen Sandberg, Norveç
En İyi Şarkı
- "Before My Time" from Chasing Ice
- "Everybody Needs A Best Friend" from Ted
- "Pi's Lullaby" from Life of Pi
- "Skyfall" from Skyfall
- "Suddenly" from Les Misérables
En İyi Müzik
- Anna Karenina
- Argo
- Life of Pi
- Lincoln
- Skyfall
En İyi Görüntü Yönetimi
- Anna Karenina
- Django Unchained
- Life of Pi
- Lincoln
- Skyfall
En İyi Belgesel
- 5 Broken Cameras
- The Gatekeepers
- How to Survive a Plague
- The Invisible War
- Searching for Sugar Man
En İyi Kurgu
- Argo
- Life of Pi
- Lincoln
- Silver Linings Playbook
- Zero Dark Thirty
En İyi Yapım Tasarımı
- Anna Karenina
- The Hobbit: An Unexpected Journey
- Les Misérables
- Life of Pi
- Lincoln
En İyi Kısa Belgesel
- Inocente
- Kings Point
- Mondays at Racine
- Open Heart
- Redemption
En İyi Kısa Film
- Asad
- Buzkashi Boys
- Curfew
- Death of a Shadow (Dood van een Schaduw)
- Henry
En İyi Kostüm Tasarımı
- Anna Karenina
- Les Misérables
- Lincoln
- Mirror Mirror
- Snow White and the Huntsman
En İyi Makyaj ve Saç
- Hitchcock
- The Hobbit: An Unexpected Journey
- Les Misérables
En İyi Kısa Animasyon
- Adam and Dog
- Fresh Guacamole
- Head over Heels
- Maggie Simpson in "The Longest Daycare"
- Paperman
En İyi Ses Kurgusu
- Argo
- Django Unchained
- Life of Pi
- Skyfall
- Zero Dark Thirty
En İyi Ses Miksajı
- Argo
- Les Misérables
- Life of Pi
- Lincoln
- Skyfall
En İyi Görsel Efekt
- Hobbit: Beklenmedik Yolculuk (The Hobbit: An Unexpected Journey)
- Pi'nin Yaşamı (Life of Pi)
- Yenilmezler (The Avengers)
- Prometheus
- Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White and the Huntsman)
not : beyazperde.com dan alıntıdır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









