
istanbul... bir zamanlar en büyük aşkım olan şehir... deniz mavisi gözlerine vurulduğum... iki yakası arasında su gibi gerdanı... vs vs...


çocukken büyüyünce ne olacaksın sorusuyla karşılaşmayan varmıdır bilmem... evet bana da sürekli sorulan sorular arasındaydı...
büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında anne olucam derdim, biraz daha büyüyünce ünlü olucam demeye başladım ama düşünüyorumda hep birbirine uç cevaplar vermişim... anne olmanın sandığımdan renkli olmadığını anlamaya başladığım zaman tüm ilgim ünlü olmaya kaymıştı işte...
anne olmaktan ne zaman vazgeçtim biliyormusunuz?
annemle bir türk filmi izliyorduk, bir genç kız hamileydi ve ailesi onu dövüyordu bu yüzden, neden diye anneme sorduğumda ''babasız çocuk doğurmak istediği için'' dedi.. yani yine o zaman annem olabilecek en yalın haliyle anlatmıştı olayı.
aslında, genç kadın gayrımeşru bir çocuğa hamileydi...
herneyse, ben ilk o zaman çocuk sahibi olmak için bir erkeğe ihtiyaç olduğunu öğrendim... ve vazgeçtim... vazgeçme sebebim bir adamla ortak yapılması değildi, aslında nedenini tam olarak da bilmiyorum ama sanırım biriyle beraber yapılınca bu bi meslek olmuyordu bana göre.
işte ondan sonra ben büyüyünce ünlü olmaya karar verdim...
ve hatta büyüdükçe dahada kuvvetlendi bu düşünce, ünlü olmanın ne mükemmel bişey olduğunu anladım... mahallede her oyunda lider ben olmak isterdim, herkesi tek sıraya dizer elime sopayı alır öğretmen olurdum, evcilik oynarken asla evin çocuğu değil büyüğü olurdum, he birde top oynardık mahallede, kız yoktu çünkü benden başka, biri lazım olunca benide alırlardı aralarına fakat ben nedense top bana atıldığında topu kucaklar mahalle boyunca kaçardım, bi hüseyin vardı uyuz olurdu bana, kriz geçirirdi her top oyununda ''top elle tutulmaazzz, elle tutulmaaaaaaaaaaazzz'' diye kükrerdi ama ben her seferinde yine aynısını yapardım... hiç çaktırmadım ama, anlamadığımdan değildi topu kucaklayıp kaçmam, çünkü ortak oynanan bir oyunda bi farkım olmalıydı... :)
neyse gel zaman git zaman, ünlü olma fikrini iyiden iyiye benimsedim...
bir gün okul bizi bir tiyatro oyununa götürdü, hiçbir geziden o kadar zevk almamıştım, avazım çıktığı kadar güldüm güldüm güldüm. eve döndüğümde ne olacağımı artık daha net biliyordum tiyatrocu olacaktım ben...
okul hayatım boyunca ya okul gecelerinde özel günlerde şarkı söyledim. ya da tiyatro oyunu yazdım oynadım... kendi çapımda ünlü olmuştum... sonra okul bitti, özel bir tiyatroda oynamaya başladım, artık hayran kitlem bile vardı :P hala şarkı söylemeye oynamaya oyun yazmaya devam ediyordum... hayatta kendimi en iyi hissettiğim yerdi sahne (burada da tambi ünlü gibi konuştum he)
çocukken hep derdim ki bir gün insanlar bei tanıyacak herkes beni gördüğünde birbirini dürtecek... tamam olmadı olamadı :) o kadar ileriye gidemedim.. hayal ettiğim herşeye sahip oldum ben... bi ünlü olamadım...
garip hayal dünyamın bi eseriydi ünlü olmak da, kendime ait bi dünyam vardı benim, kimsenin aklının alamayacağı, hep renkliydi sessiz sakin ama çakal gibi bi çocuktum ben, çok konuşup çok oyun oynamadım hiçbizaman ama hep düşündüm hayal kurdum.. en sevdiğim hikaye kitabım, alice harikalar diyarında idi... kendimi kaybederdim okurken... yüz kere okusam bıkmazdım...
masal gibi bi hayat düşlerdim hep, ışıkları hiç sönmeyen. renkleri hiç solmayan, bu yüzdendir en sevdiğim yönetmenin tim burton en sevdiğim film türünün animasyon olması :)
ve büyüdükçe hayal kurduğum dünyanın renkleri aslı ile örtüşmedi, herşey daha gerçekçi olmaya başladıkça dikişlerim tutmadı bir türlü... ünlü olamadım, dünyanın masal gibi olmadığını anladım...
ilk staj yaptığım okulda bir öğrenciye büyüyünce ne olacaksın diye sordum
- genel kurmay başkanı olucam öretmenim. dedi
bu aklı ona kim vermiş bilmiyorum ama bu kafada bi çocuğun renkli bi dünyası olmayacağı kesin... dünyasındaki tek renk asker yeşili :) hayallerini kurduğu şey olmasa bile tek renkten feragat edecek.. olsun iyi....

ÖFFF kaderime küseyimmi napayımki ben, herşeye geç kalan kıyısından kaçıran ben, bu kez çok temkinliydim...
evet uzun zamandır gitmek istediğim fotoğrafçılık kursundan bahsediyorum, evime çok yakın bir yerde olması sebebiyle kesin gideceğim bu kez gözüyle bakıyordum, geçenlerde sevgiliyle önünden geçerken soralım bi bakalım dedik daldık içeri, oleyyy daha başlamamış, başlamak üzereymiş ''henüz tam tarih belli deil fakat sitemizden bilgi edinebilirsiniz'' dediler. bikaç mailden sonra bu gün aramaya karar verdim... aslında 2 gündür kafamda bir alternatif daha vardı.. olaki yeterli kontenjan bulunamassa karakalem kursuna giderim diyordum...
neyse aradım telefonun diğer ucundaki nazik ve çarasiz ses tonuna sahip bayan kursun hafta içi 16:30 ve 20:30 arası hafta sonu ise 10:30 ile 16:30 gibi bi saat arası olduğunu söyledi !
yani böyle saçma bir kurs saati olabilirmi o kadar sinirlendimki çaresizlikle beraber '' daha erken olma ihtimali yokmu'' diye sordum... ee yoktu tabi... hanım hanım siz geleceksiniz diye kurs saatlerini mi değiştirelim ? isterseniz bir de kapıya uşak dikelim de geldiğinizi haber etsin, tüm sınıf hazır olda beklesin.... ben olsaydım işte böyle cevap verirdim...
telefonun diğer ucundaki naazik bayan '' maalesef'' dedi sadece
son bir hamleyle ''peki karakalem kursu?'' diye sordum
- aa malesef kayıtlarımız doldu. demezmi :(
olmadı dikiş nakış kursuna gidicem... :( kaderime bak.
bu kez geç kalımcam dedim ama kursun saatleri bana çok geç kaldı, yahu tam akşam saati kursmu olurmuş.. heleki hafta sonu... ben sevgilimle kahvaltı yapamayacakmıyım.. gezemeyecekmiyim?? zaten bi haftasonumuz var birbirimize kavuştuğumuz...
şimdi ben ne yapacağım he ne yapacağım ? tüm ümitlerimi o kursa bağlamıştım ben... böhhüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüüü :(
cidden ağlamak koptu içimden talihim yok bahtım kara...
bir alternatif üretmem lazım... bişiler yapmam lazım, böyle olmuyor yaratmadan evde boş boş oturarak geçmiyor günler...
varmı yaratıcı bir fikri olan ??

her çocuk kadar salaktım bende,
örneğin mavi gözlü insanlar dünyayı mavi görür sanardım, benden birkaç yaş büyük arkadaşım, 'sen dünyayı ne renk görüyorsun? diye sorana kadar...
ben kabul ediyorum çocukken salak olduğumu... olmayan var da sanki.
tabi bu salaklık boyutundaki saflık, gerçekleri öğrenince hep hayalkırıklıkları ile dolu bir çocuğa dönüştürdü beni... halbuki benim kendime ait dünyamda herşey sütlimandı..
televizyonu içi insanlarla dolu bir kutu zannederdim... ana haber bültenini sunan adamı biz evde yokken kapağı açıp içine girmiş sonra orada yaşamaya başlamış sanıyordum... bir de kızıyordum ona kendimce, hiç dışarı çıkıp bizimle muhabbet etmiyor diye...
ama çocukken yaşadığım 2 adet büyük hayal kırıklığı var ki, onları sanırım ölene dek unutamayacağım...
babam yeni buzdolabı almıştı o zaman daha 3 yaşındayım ( evet 3, ve dün gibi hatırlıyorum) buzdolabı girişte holde tam orta yerde duruyordu... koşarak gittim ve kapağını açtım büyük ümitlerle, işte o sahne hayatımın en büyük, ilk hayal kırıklığıydı...
buzdolabının içi BOMBOŞTU... bomboştu evet. daha 15 dk olmamıştı içeri getireli ama, benim reklamlarda gördüğüm dolaplar böyle değildiki, içinde meyveler sebzeler, envai çeşit pastalar, çikolatalar vardı, banane dışından... içi boştu !!!
işte tamda o anda anladım ben televizyon kutusunun yalancı olduğunu... o yüzden böyle takığım televizyona... her psikolojik sorunun temelinde çocukluğun yattığı doğru...
gelelim ikinci büyük hayalkırıklığıma;
çocukların sorularıyla anneleri çileden çıkardığı döneme girmiştim sanırım.. sürekli cevabı zor sorular soruyordum, ya da cevabı çok kolay olsada bir çocuğun anlamayacağı sorular diyelim...
soy isimlere takmıştım o ara, herkes isminin sonuna bir isim daha ekliyordu... anneme sorduğumda soyisim olduğunu söyledi,
- ee peki soyisim ne ? (sorular tatmin edici olana kadar bitmez)
annem: herkesin bir ismi vardır fakat soy isim akrabalarınla aynı adı taşıdığın isimdir... yani aynı soy isimde olanlar akrabadır. dedi
belkide bana anlatabileceği en sade hali buydu cevabın..
buraya kadar normal herşey evet...
teyzemlerle aynı mahallede oturuyorduk ve teyzemin biri benle aynı yaşta diğerleri büyük 3 tane kızı vardı, benle yaşıt olan ve bizden altı yaş büyük olan ortanca kuzenimle aynanın önünde oyun oynayarak saçlarımızı tarıyorduk...
bende dilime pelesenk olmuş soy ismimizi tekrarlayıp duruyordum... önce kendi adımı ve soyadımı söyledim sonra benle yaşıt kuzenimin adını kendi soy adımla söyledim sonrada ortanca kuzenime aynısını yaptım.... o anda ortanca kuzenim
- hayır simone o sizin soyadınız... bizim soyadınız ise farklı.
- !!!!!!!!!!!!!!!
yıkılmıştım !
kısa süreli bir sessizlik anından sonra hemen yakınımda olan dış kapıdan son sürat kendimi dışarı attım... koşarak eve gittim... annem mutfaktaydı...
- kandırdın beni ! yalancıı ! hani onlar benim kuzenimdi hani teyzemdi, hani akrabaydık ?
annem: ne oluyor ? tabiki akrabayız tabiki onlar senin kuzenin...
ben: hayır değiller onların soyismi başka....
.....................
zavallı annem neye uğradığını şaşırdı tabi.. ve belkide anladı o anda her soruya cevap verilmemeli, bazen kendi haline zamanla öğrenmesi için bırakmalı çocuğu. :)

hayal kurmayı sevmiyorum... çünkü hayalini kurduğum her şey olsun istiyorum (herkes gibi) herkesten farklı olarak, hayallerimdeki şeyleri yapamayınca sinirleniyorum , hırslanmıyorum :(
ama elimde değil yine bir hayal kuruyorum....
bir kedim olsun diye hayal ediyorum, böyle simsiyah ipek gibi tüyleri olan , gözleri boncuk gibi parlayan.. boynunda gümüş bir tasması olan... yani sizin anlayacağınız panterden bozma bir kedim olsun...
bir evim olsun diye hayal ediyorum kocaman mutfağı olan, kocaman bir aşçı şapkam olsun yemek yaparken onu takayım beyaz önlüğümle, elimdede kocaman bir michael myers bıçağı tek hamlede soğanı halka halka doğrayabileyim (rondo kullanmadan)
bir fotoğraf makinam olsun diye hayal ediyorum, tam profesyonel... gördüğümü değil hayal ettiğimi çekebileyim...
yine bir hayalin içindeyim... ama bu kez dile getirmeyeceğim ! sinirlenmek istemiyorum... çünkü sinirlenince sevimsiz oluyorum :)