tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2011 Perşembe

adalardan bir yar gelir bizlereee



bunalım depresyon vs derken çok önemli birkaç detayı atlamış olduğumu
farkettim... son 5 gün içinde adalara, bursa'ya ve en yakın arkadaşımın doğu
muna gittim ben... bir bebeğin daha dünyaya gelişine şahit oldum... bir mucizeye daha yani...


şu yukarıda görmüş olduğunuz martı hayvanı kocamın sırtına zıçtıktan hemen sonra masamıza teşrif ederek... bize nispet yaptı sanki... arkadaş martı dediğin neticede bir kuş... o hayvandan o kadar şey nasıl çıktı anlamış değilim... yinede bu pozu verdiği için yaptığı terbiyesizliği görmezden gelip tuvalette tişört'ü yıkayıp unuttuk... adaya giderken simit almıştım yanıma.. kuşlara vapurda atmak için... vapurda atamadım ama adadaki martılar karnını o gün benm simitlerde doyurdu... hatta onun üzerinde gördüğünüz van kedisi bile...

insanlar ne kadar zalim sayın okur... şu canım van kedisi, sahipleri tarafından getirilip adaya bırakılmış.. kiliseye çıkarken ki o ızdırap yokuşunda gelenin geçenin sevgilisi olmuş.. açlıktan kaburgaları sayılıyordu... inanın onu içine koyup getirebilecek imkanlarım olsaydı alıp gelecektim.. bu kadar sevecen ve uysal bir hayvan olamaz... içim sızladı yazık... nesli tükenme tehlikesi altında olan bu hayvanı sırf kendi zevkleri için alıp sonra sokağa... hatta geri dönmesin diye adaya bırakan insanlara yazıklar olsun...

adayı geride bıraktıktan hemen sonraki gün bursaya doğru yola çıktık 4 kişi... bütün kuzenler yazın bursada toplanırız.. bu yazki toplaşmayı kaçırmamalıydım... bursa memeleketim... adı üstünde yeşil bursa... ne hale gelmiş inanamazsınız... dağdaki ormanların arasında koca koca delikler taş ocakları yüzünden harap edilen ağaçlar.. yolun kenarına öbeklenmiş dağ kadar taş yığınları... buradan beni kim duyar bilmem ama... buna birileri dur demeli artık... çocukluğumdan beri bursa da büyük patlama sesleri olurdu... taş çıkarmak için yapılan patlamalar... eskiden bu kadar çok taş ocağı yoktu... belki olması gerek bilmiyorum çok gereklimi değilmi... ama o görüntü hiçbir doğa severin katlanacağı cinsten değil... türkiyenin ciğerleri taş çıkarmak uğruna yok ediliyor... kime ne pahasına veriliyor o yerler bilmiyorum ama 2 köy arasındaki o mesafede 8 tane taş ocağı olmaz, olmamalı... ve böyle çirkin böyle itici bir hale getirilmemeli.. yol kenarlarında eskiden ormanların olduğu bursa da artık sadece taş yığınları var... bu dünya sadece bana , bize doğa severlere ait değil, sadece biz çabalamamalıyız bunun için... bu insanların yaptığı bilinçsizce davranış gelecekte onların da çocuklarına torunlarına kurak bir dünya kalmasına sebep olacak... yeşil bursa... artık yeşil değil...

tüm bu can sıkıcı şeylerin dışında kuzenin eşinin bizi piknik yapmaya götürdüğü muhteşem yerin bir resmini bile çekmemiş olmam çok ayıp değilmi ?
özür dilerim... biraz anlatayım siz anlayın... koskocaman bir kaya düşünün... tamamen doğal, böyle küçük bir dağcık gibi... ve onun dibinden buzz gibi fışkıran bir su, henüz keşfedilmediği çok belli doğru düzgün yolu bile yok... arabayla bi yere kadar zor gidebiliyorsunuz ondan sonra orman içinden o büyük kayanın dibinden devam ederek su sesini takip ediyorsunuz... yalnız böyle anlatıldığı gibi kolay değiiil... yokuş aşağı ellerimizde nevaleler ve çoğunu neredeyse emekleyerek geçtiğimiz zor yolları atlatarak :)

ehehe işin bu kısmında ufak çaplı bir survivor yaşadık... yani acun ılıcalı niye o programı çekmek için dünyanın bir ucuna gitmiş anlamış değilim...

hele dönüş işkencemiz , artık bir komedi filmimi desem korku filmimi bilemedim... efenm biz vardık kaya dibine suyun yanına manzaraya hayran bakınıyoruz... hadi yemek hazırla ye iç derken saat epey geç oldu... hava kararmaya başladı, hepimizi bir panik sardı mı... acil tırmanmamız lazım çünkü tamamen karanlık çöktüğünde geldiğimiz yolu geri dönmemize imkan yok... hem birbirine geçmiş ağaçlar hemde yokuş yukarı sağlam bir diklikte çıkmak kolay olmaz.. gündüz vakti bile epey zor olmuşken, giderken survivor, dönerken blair witch project etkilerini üzerimizde hissettik.. zaman zaman bacaklarımız kesildi gülme krizine girdik, ayağımızdan fırlayan sandaletimizi karanlıkta bulmaya çalıştık... o sarmaşıktan hallice ağaçların dalları yüzümüzü kollarımızı bacaklarımızı kesti ama zirveye arabalarımıza ulaştığımızda hepimiz toprağın üzerine yığılıp kaldık ve çok eğlendik...

hepsinin yanında tüm kuzenlerimi gördüm bi kere o bile yeter, istanbul a dönüş yolunda gecenin bi vakti bağıra çağıra söylediğimiz şarkılar yüzünden sesim hala kısık olsada çok güzel bir haftasonuydu...

istanbul döner dönmez ödenmesi gereken faturalar vergi borçları vs ile kendinden yine soğuttuysada güzeldi... şimdi tek yapabildiğim bol bol dua edip herşeyin yoluna girmesini dilemek...

herkese mutlu günler diliyorum... dualarınızda bana da yer verin olmaz mı... gerçekten ihtiyacım var :(

29 Temmuz 2011 Cuma

simone kaçar


hopp ben geldim... gecenin bi vakti oldu ama... gitmeden yazayım dedim... 3 gün yokum ben bugünde yoktum zaten :) adalarda geziorum.. herkes tatile gitti diye ağlana sızlana.. 3 gün fırsatını bulmuşken, yıllık büyük kuzen buluşmasını gerçekleştirmek üzere yarın bursa'ya doğru yola çıkıyoruz... deniz güneş kum görmeden bitecek sanırım bu yaz... artık ondan ümidimi kestim napiiim.. belki ekimde... gidersem ekime kadar diye konuyu kapatmak istiyorum :P

dönüşte ada maceramı, arkadaş olduğum martıyı anlatıcam size.... bursa'yıda anlatırım hem dolu bir post olur... öpüyorum... çok çok... görüşürüüüüüüüüüüüüz :)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

kısa ve net...


bu ara fena halde memleket özlemi duyuyorum... o resimdeki yeri çok özledim ben :(

24 Haziran 2011 Cuma

ne kadar hainsiniz !


ne kadar kötü insanlarsınız siz sayın bloggerlar ! ben burada tatile gidemeyecek olmanın hüznü ile her günü bir öncekinden daha ızdıraplı geçirirken, siz çatır çatır tatil albümleri yayınlıyorsunuz...
çalışıyorum arkadaş.. bu yaz bana tatil zor gibi... açtığımız salonun açılış işlemleri hala bitmedi :( bir işyeri açmanın bu kadar çetrefilli olduğunu bilsem sanırım 2 kere düşünürdüm.. koşturmacadan hesaptan kitaptan öylesine yoruldum ki, deniz güneş kum üçlüsüne çokta bayılmama ma rağmen deli gibi özlem çekiyorum şuan. bu gün şu satte cunda da olmak için nelerden vazgeçerdim kimbilir :(
yaz gelip beyinler hoşafa dönünce insanın ne film izleyesi geliyor ne de anlatası... biliyorum uzun zamandır film yazmadım ama takdir edersiniz ki zaten hepiniz tatilde (çok hainsiniz)
yapabileceğim tek şey önceki yıllardan bir deniz eğlencesi fotosu paylaşmak... sağ baştaki sıska ben oluyorum..

20 Nisan 2011 Çarşamba

ben bir küçük cezveyim köşe bucak gezmeyim :)





beni takip edenler biliyor bi süre olmayacağım demiştim.. bu gezinti esnasında aklıma gelen bir fikri şuandan itibaren hayata geçirmeye karar verdim... çünkü baktımki bu simone çok geziyor.. daha da listede bir sürü yer var gideceği.. en iyisi dedim ben gittiğim yerleri yemeklerini gezilecek görülecek köşelerini anlatayım... zaten bunun bir benzerini cunda gezimizin ardından paylaşmıştım sizinle.. onuda GEZİ etiketi içerisinde bulabilirsiniz... gelelim bu seferki gezi durağımıza ;



aslında ilk kez gitmiyorum ve sonkez de olmayacak bu, ama gerçekten gidilip görülesi bir yer olduğundan paylaşmak istedim.. eşimin ailesi Trabzon'da yaşıyor ve biz sık sık zaten gidiyoruz... fakat bir yarımız orada olmasa dahi hep gitmek istediğim bir yer olmuştur Karadeniz...


Trabzon deyince akla ilk gelen yer tabiki Sümela (meryem ana) Manastırı. manastıra Maçka dan gidiliyor. çıkarken Çoşan Dere ye uğrayıp orada hediyelik eşyalar satan dükkana bir girmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.. çünkü İstanbul gibi büyük şehirlerde satılan çoğu hediyelik eşyaları orada yok pahasına satıldığını göreceksiniz... antika araba meraklıları Mudo da satılan şu metal antika arabalar var ya hani, fiyatları genelde 80 90 tl olan, işte çoşan derede onlar 10 20 lira.. biz her gittiğimizde kendimize eşe dosta bi ton hediye alıp dönüyoruz...





biraz daha yukarı çıkınca Büyük Sümela Oteli nin tesislerini göreceksiniz.. küçük ahşap evler (2-4 kişilik) geceliği 200 liradan kiralanabiliyor.. daha büyük dublex olanlar (8 kişilik) 300 350 lira civarı


. otelin restoranında turşu kavurması, lahana dolması ve kaygana yemeyi ihmal etmeyin... yemelere doyamazsınız öyle bir lezzeti var işte ...





yolu takip edip devam ettiğiniz takdirde yol sizi Sümela Manastırına götürecek... arabayla bir yere kadar çıkabiliyorsunuz, ondan sonra tabana kuvvet... biraz yokuş biraz uçurum fakat çıkarken doğanın ağaçların kokusunu içinize çekip öyle oksijen yükleniyorsunuz ki, hiç yormuyor sizi... Manastırı gördüğünüzde şaşkınlıktan bi süre ağzınız açık kalabilir.


mutlaka görülmesi gereken bir yer, buradan sonra size gayet samimi konuşacağım :P "ulen elin oğlu neler yapmış yuhhh" diye diye gezdim ben manastırı...


bildiğiniz bir dağın tepesinde yolu bile olmayan ve müthiş yüksek kayaların üzerine dağın sırtına sanki yapıştırılmış gibi duran bu manastırın M.S 375 395 yılları arasında yapıldığı sanılıyor... ve yüzlerce yıl önce hiçbir teknoloji yokken böyle bir manastırın dağın tepesine nasıl yapıldığına insanın aklı ermiyor... biz hala depreme dayanıklı evler inşaa edemiyoruz....



manastırın camlarından başınızı bir uzatıp konsantre olun... kendinizi bulutların üzerinde uçuyor gibi hissedeceksiniz... öyle sık bir orman ve öyle çam ağaçları varki hayran kalmamak elde değil... tablo gibi bir görüntü.. zaman verseler saatlerce oradan bakabilirdim... yüksekten korkan biri için o manzaraya güvenilir bir şekilde bakmak anlatılmaz... biraz baş dönmesi yaptığı doğru evet :) manastıra çıkarken yanınıza mutlaka kapşonlu bir şeyler alın... çünkü Trabzon'dasınız ve ne zaman nerede yağmur yağacağı hiç belli olmuyor... ilk gittiğimizde sırılsıklam dönmüştük.. yaz kış demeyin.. manastır her daim serin....


Trabzon küçük bir yer olmasına rağmen gezilecek görülecek yeri çoook.... merkeze geri döndünüz haliyle manastırın yüksekliği ve yoğun oksijenden mideniz kazınacak... şimdi alternatif çok.. çarşı içinde 40 yıl evvel kurulan Çardak pide salonuna uğrayın ve meşhur karadeniz pidesini orada bir deneyin... ben aslına uygun olarak peynirli yemenizi tavsiye ederim... kıymalısı biraz tıkıyor gibi.. zira kocaman bir pide yi getirip masanıza koyuyorlar... çatal bıçak istemeyin gülerlermiş ! :P trabzon pidesi elle yenirmiş kenarından koparıp içindeki tereyağına bandıra bandıra :)




merkezde Ayasofya camiine uğrayın içini gezin görün... bahçesinde benm gibi bağdaş kurup oturun... sonra çaybahçesinde oturun çay için... oranın kahvaltısıda iyidir.. kuymak yemek isterseniz sabah oraya koşabilirsiniz... bi gün size kuymak tarifide vericem.. bende yeni öğrendim :)


ayasofya'nın etrafındaki gümüşçülerden kazaziye yüzük veya kolye alabilirsiniz... veya almak istemiyorsanızda bu sanatı mutlaka anlattırın ve dinleyin zaten o zaman almadan çıkamayacaksınız.. benim kazaziye sanatıyla yapılmış yüzüğüm ve kolyem tüm bu anlatılanlardan sonra alındı :)




yine merkezde Trabzon müzesi var orasıda gezilecek yerlerden... Trabzon'a gidince insan oranın tam bir osmanlı şehri olduğunu hissediyor...


sıra geldi Atatürk köşküne köşk yine merkeze yakın müthiş manzarası harika bir bahçesi var.. içinde gezerken tüyleriniz diken diken olabilir... çünkü Atamız her Trabzon gezisinde orada kalırmışş.. nasıl asil bir yer anlatamam... Atatürk köşkünün çaybahçesinde müthiş tost yapıyorlar arkadaş... ben ömrümde böyle tost yemedim... 1 tane yemek asla kesmez şimdiden söyleyeyim...






son olarakta akşam yemeği için Akçaabat'a gidip sahilde köfte yiyebilirsiniz... Akçaabat köftesi bana çok farklı gelmedi açıkçası normal kuru köftenin içinde sarımsak olanı, zaten çok fazla köfte düşkünü olmadığımdan içindeki tatlara çok dikkat etmedim sanırım :)


Uzungöle ve yaylalara gitmeden trabzon gezimize son noktayı koyuyorum.. çünkü zamanım yetmedi onlarıda bir sonraki Trabzon gezimize saklıyorum... sıradaki durak kimbilir neresi... beni izlemeye devam edin... bakalım Simone'nin patileri bundan sonra nereleri gezecek :)


not: resimlerin bazıları geçen yaz çekildi.. yani şortun ve kısa kollu tişötrtün açıklaması bu. yoksa Trabzon'a yaz geldiği falan yok.. burası nasılsa orası 2 katı yağmurlu :)





11 Nisan 2011 Pazartesi

uçan adam Sabri'ye özenmek


ben uçmaktan bu kadar korkarken bu adamın uçmak için gösterdiği çabaya hayranım... uçamasa da istiyor adam, hayal ediyor veya birgün uçabileceğine inanıyor... takdir ediyorum...

ve sabriye sesleniyorum ; ey Sabri insanı, uçmaya nie bu kadar taktığını anlamış değilim ama öyle sandığn gibi özenilecek bir durum değil onu bil yeter... bak ben mesela bikaç ayda bir uçuyorum ve bu durumdan hiç hoşnut değilim... yarın akşam yine uçacağım ve ben yarın akşam uçacağım diye taaa 1 hafta öncesinden sevgili annem, Bursa'lardan arayıp "korkma kızım sakinleştirici falan iç bişi olmayacak" diye telkinlere başladı... oysa ben son dakikaya kadar bunu hiç düşünmemeye, aklıma getirmemeye çalışıyorum. :(

çok gerginim yine, herşey iyi güzelde şu uçak seyahatlerini sevmiyorum arkadaş... ya işte her insanın bir zayıf noktası var bende buna dayanamıyorum... ki ben dik merdivenlerden bile inerken korkuluğa sıkı sıkı tutunan biriyim :(

her şeye alışırım belki ama uçmaya alışamam alışamayacağım onu anladım...heleki son uçak yolculuğumda başıma gelenlerden sonra çok zorrrr :(

tatillerin seyahatlerin en kötü tarafı, yol uzaksa uçakla gidilebilmesi, bu gidişin birde dönüşü var offfffffffffff :(

benim için dua edin olurmu çok dua edin...

21 Aralık 2010 Salı

fobi içinde fobi...


selamlar sayın bilokseverler... haftasonu istanbul'da deildim. çoook uzakta, trabzondaydım... bu trabzona 2. gidişim.. kendimi toparlayıp ta yazmak biraz zaman aldı. çünkü feci bir yolculukla vardık oraya...

yüksek fobisi olan bir insan için uçağa binmek ne demektir bilirmisiniz ? aranızda yüksek fobisi olanlar varsa ve mecburen uçağa binmek zorunda kalmışlarsa benim gibi, bilirler... ne kadar soğuk kanlı ve metiin olmaya çalışsam da hepsi ama hepsi uçak bi türbulansa girene kadardı.. ama ondan önce uçakta yeni bir fobim çıktı ortaya... ilk gidişimde pilot şimdi trabzon hava alanına inmek için alçalıyoruz dediği andan birkaç dakika sonra başıma ve boynuma ve dişlerime ve gözlerime öyle şiddetli bir ağrı saplandıki, ağrı sürekli yaklaşık 10 dk boyunca aynı şiddetle kafamın içinde dönüp durdu.. hayatımda yaşadığım en büyük ağrıydı... diş ağrısı kulak ağrısı migren ağrısı vs bu herşeyden daha şiddetliydi, öyle ki o yüksekten deli gibi korkan ben, o anda uçak düşse ağrım son bulur diye bile düşünebildim... tam ağrı hafifliyorduki birden uçak deli gibi sarsılmaya başladı, uçağın içindekiler aynı anda bağırınca artık dayanacak gücüm kalmamıştı psikolojik olarak çökmüştüm ağlamaya başladım. çaresiz hissettim kendimi, sevgiliye sarıldım ağladım... pilot kötü hava koşulları nedeniyle türbulans vs falan gibi bişiler zırvaladı o anda anlamadım bile. sonra gayet sert bir şekilde indik hava alanına... inincede bu kez sevinçtenmi bilmem yine ağladım biras... çok korktum çok... bir yandan baş ağrısı bir yandan sarsıntı ömrümden 10 yıl gitti...

hal böyle olunca dün geceki dönüş uçağımızın saati yaklaştıkça penisilin iğnesi olacağım zaman acil serviste beklediğim gergin anlardaki hissi yaşamaya başladım... neyseki dönüş uçağı sorunsuz ve ağrısız bi şekilde istanbul'a vardı... ilk gidişimdede aynı sorunu yaşamış dönüşte yine başım ağrımamıştı... istanbul'a dönünce ufak bir araştırma yaptım neden diye... genelde aktif allerjisi ve sinüziti olan insanlarda inişte böyle ağrılar oluyormuş.. evet benmde aktif allerjim ve sinüzitim var.. ama böylede ağrı olmazki :( neredeyse uçak fobimin önüne geçecek bu ağrının fobisi... çok şükür bi süre uçak yolculuğu yok... onun dışında haftasonu gayet güzel ve keyifliydi...

bu arada trabzonda gezinirken birde ne göriim kocaman bir mağaza, oxxo outlet ! şaşırdım indirim döneminde bile indirime girmeyen kolay kolay taksit yapmayan o ketum mağazanın istanbul'un hiçbiyerinde görmediğim kocaman bir outlet mağazası var trabzonda... ve gayet güzel çeşitler... birkaç şey beğendim ama en küçük bedenide bana büyük geldiği için almaktan vazgeçip çıktık... 29.90 tl ye çok şirin kaşe ekose montlar vardı... hani yolunuz düşerse uğrayın derim ben.. bu arada bilen varsa söyleyiversin istanbul'da da bir outleti var mı oxxo'nun ?

14 Aralık 2010 Salı

kediler ve çöp(m)adam


canlarım ciğerlerim... dün sağ işaret parmağımı rondonun bıçağıyla doğradıktan sonra şuan bu yazıyı çok zor şartlar altında yazdığımı belirtmek istedim... :(

ne derece kedisever bi insan olduğumu her seferinde söylüyorum. geçen gece rüyamda zilliyi gördüm :( zilli benim kedim.. kedim di daha doğrusu. ayrılırken salya sümük ağladığım aradan neredeyse 2 sene geçmesine rağmen hala rüyalarıma giren :( çok seviyordum onu çocuğum gibi seviyordum... neyse daha fazla devam edersem ağlayacağım :(

şu ara sevgiliyle yaşadığımız evde ortam hiçte müsait olmadığından.. evimiz iki kişinin bile yaşamakta zorlandığı küçüklükte olduğundan :) kedi sahiplenemiyoruz bende sokaktaki kedilerle avunuyorum... allahtan kedisi bol bir semtte yaşıyoruz... :D

evde kedimiz yok henüz ama kedileri hatırlatacak herşey var :D bunlardan sadece 2 adet paylamak istedim sizlerle...

bu yukarıda gördüğüüz kara kediyi geçen haftasonu paşabahçe mağazasından aldık.. sevgiliyle görür görmez vurulduk kendisine.. fotoğraf makinamı geçen yaz şelale sularına düşürdükten sonrab çok net çekmesede aslında çok güzel bir kedi... :D

onun yanındaki kedili kase ise geçen yaz ki cunda tatilimizden.. ayvalıkta çarşıda akşam üstü kurulan tezgahlardan birinden bunu ve bir adette magnetini almıştık.. güzel tarafı tezgah sahibinin kendisinin yapıyor olması...

daha öncede bahsetmiştim belki ama ayvalığa yolunuz düşerse çöp(m)adam'ın atölyesine uğrayın.. her taraf kedi dolu tezgahların üstü masaların altı.. kadınlar bu durumdan hiç rahatsız değil, kedilerle beraber mutlu mesut çalışıyorlardı :D atölyenin kurucusu tara hopkins her kediye bir isim koymuş ve hepsinin isminin bir anlamı var... mesela ajda diye bir kedisi vardı , neden ajda diye sorduğumda;

- bazen çok güzel şarkılar söylüyor bazen ise çirkin sesler çıkarıyor ondan, dedi :D

tara hopkins çok esprili ve eğlenceli bir kadın... çöp(m)adam'a gidipte elimiz boş çıkmak olmazdı, oradan bir bozuk para cüzdanı aldık bizde.. herkes çok beğeniyor ve bende severek kullanıyorum cüzdanımı...

yine yaz gelsede cundaya gitsek :(

5 Aralık 2010 Pazar

pazar sendromu


şu pazar günlerini oldum olası sevmedim... en sevdiğim gün hep cuma oldu benim.. mübarek gün diyemidir nedir bilmem :P cumaları bir huzur kaplar içimi.. ama pazarrr... pazar günleri hep karamsar sıkıcı ve sinir bozucu... ben pazar günü tatil modunada giremiyorum bir türlü ... öyle arada bir gündür ki pazar çıkıp dışarı gezmekle evde kalıp dinlenmenin kararsızlığını yaşarım ben... dışarı çıksam geç saatte dönüp ertesi gün işe yorgun gideceğimi düşünüp evde dinlenmeyi düşünürüm.. evde dinlenmeye başladığım anda ise "ulen haftanın bir tatil günü var ondada evdeyim" diye hayıflanırım.. ne yapacağımı bilemediğim günlerdendir pazar.. inanın pazartesiyi bile daha çok severim.. en azında bitmesini bekleyeceğim bir sürecin başlangıcıdır pazartesi.. hiç pazartesi sendromu yaşamam ben... bence en güzeli cumartesi gecesidir... ertesi gün tatil diye rakının biranın eğlencenin dibine vurulur sonra bir çorbacıda son bulur gece... ertesi gün de (yani pazar) akşam saatlerine doğru ancak kendine gelir insan..

fakat cumartesi çalışanlar için de akşamı pek enteresan geçer... o gün çalışmış olmanın yorgunluğuda vardır .. hani hafta arası bir gün akşam dışarı çıkmak ne kadar çılgınca geliyorsa cumartesi akşamı çıkmak ta o kadar mantıklıdır.. halbuki yorgunluksa aynı yorgunluk.. stresse aynı stres... o cumartesinin tadını sonuna kadar çıkarmalıdır, dibine kadar gezip tozup, elinden geldiğince geç yatmalıdır... ama..... o hafta arası bir türlü gelmeyen uyku, nedense hafta sonu erkenden geliverir... daha akşam yemeğini yer yemez gözlerin perdesi düşer ne kadar dirensende kendini yatakta bulursun... tüm haftanın yorgunluğu ve ertesi günün iş günü olmamasının rahatlığı rehaveti kaplar tüm bedeni... aslında ne cumartesi ne pazar, en güzeli cuma akşamıdır bu yüzden....

ben en çok cuma akşamlarını seviyorum bu yüzden.. pazar günleri benim için sadece maç ve spor programları demek.... dün geceden bir iki foto ile özetledim durumu... mutlu haftalar şimdiden...

4 Aralık 2010 Cumartesi

ankara ve sonrası


birkaç gündür yazmıyorum malum... son yazımı okuyanlar bilir ankara'ya gidecektim... gittimde.. ankara'nın en güzel tarafı dönüşüydü... hayır hayır ankara çok berbat bir yer diye demiyorum... ankara'ya ayak bastığım anda bir baş dönmesi bir mide bulantısı ki anlatmamın imkanı yok.. hayatımda böyle şiddetli başım dönmemişti hiç.. trenle gideceğimizden bahsetmiştim... tren yolculuğu çok güzeldi temiz, konforlu ve güvenli... tüm ulaşım türlerinden korkan ben, trende gayet huzurluydum...

sevgili sınava girdi ben onu beklerken inanın bir ara oturduğum yerde bayılacağım zannettim.. tren ne kadar huzurlu ve güvenilir olursa olsun benim uykusuzluk problemime çare olamadı tabi.. yine gidiş yolunda hiç uyumadım desem yeri var.. sabah 7 buçuk gibi ankaradaydık.. saat 12 gibi sevgili sınavdan çıktı ve dönmüş trenimiz gece 10 buçukta olduğundan ankara'yı gezdik biraz.

ankara eskiden daha bir güzeldi... daha nezihti sanki... şimdi öyle gelmedi bana... garipsediğim istabuldan farklı bulduğum bişey yok.. herkes aynı ankara'da istanbul gibi karışık bir şehir.. gördüğüm kadarıyla, asker, öğrenci ve dışarıdan halk çok...

neyse cnm biraz rahatsızlıktan birazda yorgunluktan belkide çok tadını çıkaramadık tabi... akşam üzeri oturduğumuz bir kitap cafede istediğim makarnayla 3 kişi doyardı... yalnız oturduğum anda başlayan baş dönmem orada dahada tavan yaptı ve artık dönüş saatini iple çeker oldum.. orada girdiğimiz bir eczaneye tansiyonumu da ölçtürdüm fakat gayet normal çıktı... ben günlerdir süren uykusuzluk olabileceğini düşünüorum.. veya şeker... şayet eczacı hanımda aynısını söyledi.. aslında burada bir ara şekerime baktırmam lazım fakat onun için de önce iyice toparlanmalıyım...

dönüş saati yaklaştı saat 10 buçukta trene bindik... okumak için bişiler de almıştık yanımıza fakat o kadar bitkin ve hastaydımki artık kendimi yatağa ne ara attım ne ara uyudum inanın hatırlamıorum.. günlerdir uykusuzluk yaşayan ben sabah 7 ye kadar kesintisiz uyumuşum uyandığımda tren istanbuldaydı...

trenden indikten sonra sevgili işe döndü bende deniz otobüsüyle eve... deniz otobüsünde de gözlerim kapanıp duruyordu.. kendimi eve attım ve sabah saat 10 gibi tekrar uykuya dalmışım... uyandığımda akşam 5 olmuştu... bütün o hastalık yorgunluk ve uykusuzluğun acısıda bu şekilde çıkmış oldu... onca saat uyumama ramen gece yine yattığımda uykusuzluk yaşamadan uykuya daldım ve sabah normal bir saatte uyandım.. çok mutluyum... :D halbuki ilaçta almıştım ankara'da ama içmeye gerek kalmadı... :)

şuan hala hastalığın etkileri devam ediyor... hala tam olarak toparlayamadım ama şimdi bir vitamin ve sıcak bi banyoyla toparlayacağıma inanıorum... şükürler olsun :)

yukarıdaki resmi ankara tren garında çektim.. tren garları çok nostaljik çok seviorum...

bundan sonra da trenin olduğu her yere trenle gitmeye karar verdim... tavsiye ederim inanın çok rahat ve temiz... :) tek dez avantajı internetin sadece lokantada olması oda kaplumbağa hızında :P

bu arada bu kahve ankara'da sevgiliyi beklediğim kafede çalışan arkadaşın benim için yaptığı özel kahve... :) "ben size bir kahve yapayım da istanbul'dan geldiğinize değsin" dedi :) değdi de "istanbul'da böyle kahve içemezsiniz" çok iddialıydı yani.. ama kahve gelince görüntüsüne şaşıp kaldım... kahve kahve değil köpük dağından oluşuyordu reesmen.. görüntüsü sufleyi andırıyordu :) sırrını söyletemedim ama içtiğim en köpüklü kahveydi bu :) ellerine sağlık....

20 Kasım 2010 Cumartesi

bayram gezmeleri...




bayram ertesi ilk postla selamlar sayın bilokseverler

bu bayram hiçbiryere gidemeyip evde kalmamız sonucu, evde kaldık hissi yaşamamak için her gün bir fiil gezinip durduk, ilk gün akraba ziyaretleri bitince akşamı arkadaş, kuzen grubuyla geç saate kadar muhabbetteydik, hava birden soğuyunca vede gündüzün güler yüzüne aldanınca tabi hazırlıksız yakalandık... çok üşüdüm çoook, ertesi gün de öğlene kadar uyanamadım öğleden sonrada kendime gelemedim bi süre, fotoğraf makinam olmadık zamanlarda arıza çıkarıp olmadık zamanlarda pilleri bittiği için, sizi adam gibi fotoğraflayamıyorum maalesef ama 2. gün akşama doğru kendime hala gelemeyince pekte isteksiz bir şekilde sevgiliyle nereye gideceğimizi bilemeden çıktık dışarı kendimizi taksim hayal kahvesinin önünde buluverdik...

hayal kahvesinin hemen çaprazında line diye güzel bir mekan daha var bileniniz vardır... ikisi arasında kararsız kalınca, line'da gece yarısından sonra sarp'ın çıkacağı haberinide alınca orada karar kıldık... sarp şey yahu ümit besen'in nikahına beni çağır sevgilim şarkısına cover yapmıştı hani, heh işte o sarp. fekat zaten nikahına beni çağır sevgilim döneminden de sevemediğim kanımın kaynamadığı sarpın canlı performansıda hiç iç açıcı değildi.. şayet o çıkana kadar kafam gayet güzel olmuş olmasına rağmen gitmedi yaaağğğğniiii :P

sarp'tan 2 şarkı dinledik ve çıktık.. ama zaten bi hayli erken gitmiştik.. sarp'tan önce kukla diye bir grup vardı götü yere yakın solisti melek bile ondan daha iyiydi...

neyyyse gelelim gecenin enteresan mevzuularına

buradan türk gençliğine sesleniyorum, sevişmek için barları tercih etmeyin.. şayet gecenin o saatinde sevgilisiyle bara gitme sıkıntısı olmayan bir kızın onun evine gitme sıkıntısıda olacağını sanmıyorum... gidin daha konforlu bir ortamda gözlerden ırak ne halt ediyosanız edin... 

bunun dışlında bir çift daha vardıki geceye gayet mesafeli başlamışlardı, hatta o kadarki hanım kızımız arkasını sahneye dönmüş dünya yıkılsa dönüp bakmayacak kadar mahçup görünüyordu.. yanındaki delikanlıyla arada sigara içmeye çıkışlarında bile aralarından bir tren geçecek kadar mesafe bırakmış bırakın elini tutmayı gece boyunca yüzüne bile bakmamıştı... ama ahh işte şu alkol denen meret yokmu... tesirini göstermeye başlayınca o pek mahçup kız yakayı paçayı dağıttı ve ritm denen olgudan habersiz başladı eller havaya hop hop kop kop yapmaya.. ben ömrümde bu kadar dans eden gördüm ama bu kadar uyumsuz dans edeni görmedim arkadaş... :D neyse bacımız zamanla kanı kaynamış olmalıki üstündeki ceketi çıkarıp attı, delikanlının boynuna sarılmalar şappadanak öpmeler, dans ettirme çabaları görülmeye değerdi,

bi süre sonra onlarda gittiler... artık gecenin sonlarına doğru gerek sarp'ın sıkıcı sahnesi gerekse hemen yanımıza çöreklenen iki adet şıllık yüzünden tadım kaçtı... haydi yetti bu kadar deyip sevgiliyi kolundan çekeleye çekeleye çıkardım,, hemen karşıdaki çorbacıya hangi ara oturduk bilmiyorum... çorba kasesinin dibini görünce biraz ayıldım...

bu arada hayal kahvesinde her cmts gecesi soul staff diye muhteşem ötesi bir grup çıkıyor. bu adamlar bir zamanların passaparolasında yabancı cover'lar söylemekteydiler.. taa o zamanlardan hayrandım kendilerine, belki hatırlarsınız solisti saçlarını elvis gibi tarar hep..

3. gün yine aileyle geçti. ve bugünde son gün, arkadaşlarımızla emirganda yemek ve bir ikea seferinden sonra yorgun ve bitap vaziyette eve düştük... 

bayramdan geri kalan bol bol üşümek oldu... hava artık soğumaya başlıyor gibi, gündüz güneşine aldanmamalı, akşamları feci üşüyorum ben...

bundan sonra beni haraketli bir dönem bekliyor. önümüzdeki ay hala oluyorum çünküüüüü :)

şimdi bebek arabası beşiği ev taşıma oda hazırlama döneminde bende yardımcı olacağım... zaten dün de günümüz bebek mağazalarında geçti, ne masraflı iş arkadaş...

çocuk sahibi olan tüm bloggerları takdir ediyorum zaman ayırabildikleri için...

nice bayramlara sayın bilokseverler.... hep beraber olmak ümdiylee :P


16 Kasım 2010 Salı

bayram, trafik ve birkaç ibiş


bayram planımız iptal oldu uçak fiyatları tavan yapınca arabayla gitmeye karar verdiğimiz trabzona en sonunda gitmeyeye karar verdik... baya karmaşık oldu son güne kadar gidip gitmeyeceğimiz belli deildi... falan filan...

bizde gezimizi bayramdan sonraya erteledik bu kez tabi uçakla :S

şimdi bayramda istanbulda kalınca biraz plansız oldu bu.. ne yapsak nerelere gitsek diye düşünüp duruyoruz bir gün sapancaya ertesi gün bursaya gidelim diye planlar yapıyoruz.. sanırım evimizde oturup geçireceğiz bayramı... 

bu arada etrafımda ''ıyy istanbulu hiç sevmiyorum, öff çok kalabalık, ayyy çok keko var, ahh ah nerde benim izmirim, vs vs diye bik bik öten insanlara bi güzel giydiricem...

siz hiç istanbulu bu kadar boş bu kadar sakin bu kadar trafiksiz gördünüzmü ?

allahtan bu öten izmirli manisalı ankaralı hernereliyse oralı insanlar bu uzun tatilde memleketlerine gittiler de istanbul nefes aldı.. kalabalığı oluşturan zaten sizsiniz... o keko diye aşağıladığınız insanda memleketini bırakıp gelmiş siz de... ne farkınız var??

istanbulda yaşayan herkes bi bakıma gurbetçi zaten... ama bi mantıklı düşünün bi yavaş olun yahu.. siz acaba dünyada istanbul kadar güzel şehir gördünüzmü??

yemişim izmiri....

aaa tepemi attırdılar benim yahu...

türkiyenin her köşesi güzel hepsinin ayrı güzelliği var... ama ben bi ankaralıları bide izmirlileri anlamıyorum arkadaş.. bok vardıda niye geldiniz.. istanbulda size bayılmıyor.... sırf bu tipler yüzünden bu 2 memlekete antipati duyuyorum... kimse kimseyi zorla tutmuyor beğenmeyen gitsin geri... hadi cnm güle gülee hadiiiiiiiiiiii............

bu arada sözüm meclisten dışarı...

kastettiğim istabulu itin kötüne sokup çıkaran.. ama zamanında istanbulda yaşıcam ben diye anasıyla babasıyla papaz olan, çevremdeki bikaç ibişe.... 

yoksa istanbulda zaten gerçek istanbullumu varki??

neyse biloksevereler herkese mutlu bayramlar....

istanbuldakiler sükunetin tadını çıkarın.. çok değil 5 gün sonra ibişler geri dönecekler.....



12 Kasım 2010 Cuma

bayram geliyoooorrr


bayram yaklaşıyor, ilk kez bu bayramı ailemden uzakta geçireceğim :( garip bir duygu...

bayram deyince aklıma ilk gelen şey annemin bayram sabahı hazırladığı kahvaltı oluyor, hamur yoğurur sonra onları kızartır miss gibi kokar evin içi... :( bu bayram o kızarmış hamurlardan yiyemicem işte. geçen bayramda yiyememiştim zaten. en iyisi bu akşam kendim yapıp hem ağlayıp hem yiyeyim :P

bayramda istanbul'da olmayacağız...  trabzona gidiyoruz, sevgili söz verdi gezdirecek beni... :) umarım çok güzel geçer... daha önce bir kere gittim trabzona, zaten yeşil ve doğal olan herşeyi sevdiğim için yadırgamadım orayıda sevdim,

sümela manastırına gitmiştik o zaman, inanın hayretler içerisinde gezdim oraları nasıl yapılmış aklım ermedi dağların tepesinde doğru düzgün yolu bile olmayan.. fecii yüksek bir yerde dağ oyularak yapılmış... 

acaba eskiden insanlar şimdikinden dahamı zekiydiler :P

sonra atatürk köşküne gitmiştik çok güzeldi çok... atamızın orada kaldığını o merdivenlerden çıktığını bilmek bile güzeldi... 

eğer aranızda bir gün trabzona gitme niyetinde olan varsa mutlaka atatürk köşkünün çay bahçesinde tost yiyin... hayatımda böyle güzel bir tost yemedim ben... alt tarafı tost demeyin bayıldım bayıldımmmm... şimdi onunda sözünü aldım gidince sevgili beni atatürk köşkünede götürecekmiş :)

ayasofya müzesi var bir de... tarihi yerleri gezmeyi zaten seviyorum orayada bayıldım haliyle,

trabzonun içinde bi trabzon müzesi var, orasıda çok güzeldi.. güzel yani sevdim trabzonu şimdi tekrar oradayız... 

birde son anda arabamızla gitmeye karar verdik, gezerek gideriz diyor sevgili :(

ama ben hiç sevmiyorum uzun yolculuğu... offf şimdiden sıkıntılar bastı... 

uçakla yolculuk ise en son tercihim, uçaklarla alakalı bazı sorunlarım var :) ona hiç girmiyorum bile...

neyse umarım iyi bir yolculuk olur...


7 Ağustos 2010 Cumartesi

sıcakmıdır nedir


sayın bilok okuyucuları...
tahmin ederimki hepimiz şu aralar aynı dertten müzdaribiz... bu günlerde beni en iyi tanımlayan kelime miskin olurdu... :) eskiden balkanlardan soğuk hava dalgaları neyim gelirdi.. aramızı acilen düzeltmeliyiz balkanlarla... bu sıcakta bir cumartesi akşamı ne yapılır ?? aslında şöyle deniz kenarı üfür üfür esen bi yerlere gidilir uygun bir yer bulunur oraya çöreklenilir.... ben şahsen bizzat kendim.. denize yakın rüzgarı bol bir ilçede büyüdüm yine denize yakın bir yerde oturduğumuz halde sevgili kocam amelesi çok diye beni kordonda gezme zevkinden mahrum bırakmakta :(
kaderime boyun eğmek zorundayım.. neticede ben büyüdüğüm yerden daha çok sevdiim için bu adamla evlendim... (oyy sevesim geldi)
şuan ben bu satırları yazarken kendisi statda maç izlemekte... ben neden o maçta deilim ?? çünkü evde bakılması gereken bir yavrumuz var.... (kendisi köpeemiz oluyor pazts akşamına kadar)
böyle kışın patilerim üşüdüğünde yada yazın denize giremediim için bunaldığım dönemlerde işte bikaç yaz önceki tatilimden çekilmiş o yukarıdaki fotoya bakıp bakıp iç çekerim... heeeeyy gidi günler heey...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

CUNDA MUNDA



bitanecik kocamla bu yaz mükemmel bir tatil yaptık.hiç zaman kaybetmeden size tatilden ve orada yaşadıklarımızdan bahsetmek istiyorum

izmir mi ? kıbrıs mı diye düşünüp karar veremezken caanım iz tv çat diye cunda belgeseli yapmazmı ?? ohh amanın onlar ne mezeler öyle !!... meze olayı cunda'da tavan yapmış... bir yandan sirtakiler, tavernalar, bir yandan huzur dinginlik...

haydi dedik ! cunda'ya gidiyoruz :)

ve inanın hiç bir saniyesinden pişmanlık duymadık...

eğer cunda veya ayvalıkta radyo dinlemek isterseniz türk radyolarını unutun.. çünkü yunan radyosundan başka kanal çekmiyor :) buda insana kendini bir yunan kasabasındaymış gibi hissettiriyor.

ayvalık-cunda'da yapılması gerekenler

- mezelerin yanı sıra ayvalığa özel papalina balığından yemeyi unutmayın

-damla sakızlı dondurma ve kabak çiçeği dolmasınıda unutmayalım

- sanılanın aksine ayvalık tostunu ayvalıkta müthiş yapmıyorlar, ben buradakinden pek farklı bulamadım

-şeytan sofrasına çıkın,gün batımını izleyin

-moshos tavernada yunan şarkıları eşliğinde coşun

- sokaklarda durup kedileri sevin :)

-zeytin yağı ve zeytin almadan dönmeyin.

- ayvalık merkezdeki cafe caramel'e uğrayıp lavantalı kurabiyelerinden tadın.. bide sahibine benden selam söyleyin :)

- çöp(m)adam'ın atölyesini bulun tara hopkins'i tanıyın esprili şeker bir kadın.. ürünlerini mutlaka görün.. alın dememe gerek yok zaten dayanamayacaksınız :)

tabii bununla sınırlı değil , biz 5 güne sığdıramadık tatilimizi, keşke biraz daha uzun olsaydı... ama en kısa zamanda yine oralarda o havayı soluyor olacağız.. buna eminim :)