10 Aralık 2010 Cuma

çok yorgunum ve çok uykum var


evet çok uykum var cümlesini kurmayalı uzuuuuuuuun zaman oldu... biliyorsunuz ciddi uyku problemi yaşıyordum.. aslında hep sebebi psikolojikti ankara'ya gidiş gelişlerimizin sebebi sevgilinin bir sınavı içindi ve eğer olsaydı istanbul dışında bir yerde çalışmasını isteyebilirlerdi... tüm bunlar kafamın içinde büyüdü büyüdü.. olsa bi türlü olmasa başka türlü derken nihayet sonuç açıklandı.. kendimizi artık herşeye hazırlamıştık... olmadı :D

normal insanlşar bu duruma üzülebilirler ama sevgili de bende hiç üzülmedik...

ve artık herşey düzene girdi... dün sadece biraz daha çabuk uykuya dalmak için ilaç aldım hemde yarım... fakat bu ilaç nasıl bir kafa yapıyorsa.. ne zaman uyuduğunu nasıl uyuduğunu nereye yattığını bile hatırlamıyorsun... bu gün abimin eşi annem falan tahtakaleye gidecektik sabah erkenden... şu bebek doğduğunda dağıtılan nikah şekeri benzeri bebek şekerlerinden almak için... ehehe çok ciciler fotolarını çekip göztericem sizede...

neyse sabah onlar evden çıkınca beni arayacaklar bende onlar buraya yetişene kadar duş alıp hazırlanacaktım... sabah zınk diye gözlerimi açtım... bişi olmuştu, yataktan fırladım bi tur dolandım ve telefonu aldım .. sabah 8 buçukta aramış abimin eşi.. saate bi baktımki saat 9 buçuk.. eyvahhhhhh !! neredeyse gelmek üzeredir bunlar dedim aradım... bizim gelin yok daha evin oralardayız ee aradım konuştukya dedi... ehuehue sabah 8 buçukta biz çıkıoruz die aradığında konuşmuşuz halbuki :D ama hatırlamıorum... hemde hiç... :D nasıl tutuştum gelmişlerdir die... beni aradıktan sonra oyalanmışlar biraz ondan geç kalmışlar... neyse... gittik gezdik dolaştık... alışveriş yaptık.. tahtakaleyi çok seviorum yahu... hep ucuz denen yerler aslında bana hiç ucuz gelmez... ama orası gerçekten ucuz... şöyleki, geçen haftasonu paşabahçede gördüğüm ahşap çerezlik 15 tl iken tahtakaleden aynısını 5 tl ye aldım... 2 tane aldım hemde... sevgiliyle ne zamandır ahşap çerezlik arıyorduk, ben buraya taşınırken onun çerezliklerini eskidiler diye atmıştım da :/ dilinden kurtulmanın tek yolu yenisini almaktı.. ama yenisini almakta yetmez en güzelini almaktı.. nihayet bu derdimiz bittiii... :D

işte böyle yorucu bir günün sonunda eve külçe gibi döndüm... zaten çabucak yorulan tez canlı kelebenk gibi bi insanım ben :(

bide ilacın derin derin uyumam gereken yerde ben tam uykumu alamadan erkenden uyandığım için, şuan hem yorgun hem de acayp uykum var... işte bunu seviyorum... bu hissi seviyorum.. hayatta en mutlu olduğum zamanlar eşek gibi çalışıp eve yorgun döndüğüm zamanlardı, yorulmak bana bir işe yaradığım hissini veriyor.. :D 

belki aylardır ilk kez böyle kesintisiz ve rahat bir uyku uyuyacağım... herkese iyi geceler beybiler....

8 Aralık 2010 Çarşamba

LONDON


evvet bu akşamki misafirleri uğurladıktan sonraa twitter'dan sözünü verdiğim filmi anlatmaya başlayabilirim... yahu aslında hani diodumya uzun zamandır sinemaya gitmioruz çok özledim die... biz geçen bayram öncesi testere'ye de gittik ama onu yazma gereği duymadım eminim bir çoğunuz gidip izlemişsinizdir.. bunu deilse bile en azından bir tanesini izlemişsinizdir... testere aynı testere işte oyun içinde oyun.. zaten bi ezeli bide testereyi yazanlarla bi tanışsam ikisini el ele tutuşturup lunaparka yollıcam.. bu kadar oyun seven insanlar te allaam.. neyse şaka bi yana severim ben testereyi, hatta ezeli de :)

şimdi anlatacağım film LONDON

syd ve london'un aşk hikayesini anlatıyor film... ama bu aşk öyle laylay lom bir aşk değil... filmin çoğu london'un şehirden ayrılacağı için verilen veda partisinde, evin banyosunda geçiyor...

syd ve london bazı sebeplerden ayrılmış ama hala birbirini seven iki genç. syd uyuşturucu bağımlısı aynı zamanda garip bir de yanı var... syd deki bu garip şey ilişkilerinin bitme sebebi olmuş... 

film hem duygusal hemde çok eğlenceli... özellikle banyo sahneleri... syd'in hayatın en büyük problemlerini kendisinin yaşamadığını bir tokat gibi yüzüne vuran, banyoda beraber kokain çekerken tanıştığı garip adam ona cesaret verir ve syd hayatının kararını verir... ertesi sabah şehirden taşınacak olan london'u tekrar kazanmak için son şansıdır...

ee geri kalanını anlatmiim... favori filmlerimdendir london...

başrollerde jessica biel, jason statham ve chris evans oynuyor...

durun vurmayın...:P


çevremdeki hamile insan popülasyonu çığ gibi büyümekte, abimin eşinden sonra en yakın arkadaşımda hamile ! :) sevinçli haberi ben ankaradayken verdi.. "hadi gözün aydın hala'dan sonra teyze'de oluyorsun" dedi... o yetmedi benide hamile adaylarından biri yaptı, çünkü tam da o aradığında şiddetli baş dönmesi yüzünden eczaneye tansiyonumu ölçtürmeye gidiyordum... 

hayır hamile deilim tabiki... ama hala, teyze olma yolunda tam gaz ilerliyorum... :) yılın teyzesi, halası seçilmessem darılırım... kimse bu kadar ünvana böyle kısa sürede sahip olamaz çünkü... yakında başka haberleride almak ümidiyle beklemedeyim... :) daha çevrede hamile olmaya aday bi yığın yeni evli çift var... 

bu gün abimlere gittim.. artık bebek hazırlıkları başladıda bitiyor.. bebeğin karyolasını bir ikea çalışanı edasıyla gayet profesyonelce kurma girişimim başarıyla sonuçlandı... :D bu işinde üstesinde geldim.. hala olmak için tüm engelleri aştım tamam artık hazırım herkes doğursun start !!! :D

bebeğin aramıza katılmasına 2 hafta kadar kaldı.. giderken ona ciciler aldım... yalnız alırken anne olmaya hazır olmadığımı anladım.. alacağım bi bebe kıyafeti için tüm mağazayı seferber ettikten sonra.... bunun yakası dar öteki çok kalın,  diğerinin rengi kötü, şunu kumaşı dandik periyodik cetvel gibi bir mevsim cetveli çıkardım mağazada... 0-3 ay arası kıyafeti 3 aylıkken giyeceği dönemin hava sıcaklığı, alacağım kıyafetin kumaş yapısıyla ters düşmemeli.. 

giyeceği ay bölü kumaşın içindeki pamuk yüzdesi karekök eşittir hava sıcaklığı

√giyeceği ay /kumaşın pamuk% √= hava sıcaklığı

sonuç güzeldi ama ben beğendim.... hatta sadece ben değil aldığım şeyi herkes çok beğenmiş olmalıki mağazda bir tane kalmıştı... tüm kriterlerimede uyması bingo oldu... mağazadan ayrılırken satış temsilcisi, zavallı kurbanıma, "hoşçakal, görüşürüz" diyerek daha işkencemin son bulmadığının sinyallerinide verdim... o da anlamış olmalıki acı acı gülümsedi :D

hala olmak bana nedense çok afilli gelmişti ilk duyduğumda... "ya hani abla falan olsam ben" diye küçük emrahımsı bir bakış attım ama yemediler.... ya teyzede bi derecede sanki hala olunca 5 yaş birden çöktüm ben, çizgi film izlemeyi bıraktım, çikolatadan vazgeçtim, şekeri eve sokmaz oldum, hatta annemin evinde kalan biricik dostum kocaman oyuncak palyaçom hüsmenime bile pas vermez oldum... hatta hüsmenle hala olma haberini aldıktan kısa bir süre sonra göz göze geldik odada... " ne bakıon olum eşek kadar hala oluorum ben senlemi oynıcam alala" diye bile tersledim onu.... çok pişmanım...

bu gün gidince hüsmene sarıldım özür diledim ondan...

tüm çabalarıma rağmen anladımki hala olmak benim kaçınılmaz acı sonum... artık yapacak bişi yoktu, bizim gelinin karnı büyüdükçe, birde bebiş içeriden bize hareket çektikçe, sindirdim olayı... hala olmaktan daha mühim bişi vardı orda... ve o benim yeğenim olacaktı.. minicik elleri minicik kafası (gövdeye göre büyük kalsada) ve minicik bir kalbi olacaktı onun.. güzel yahu hala olmak... başta garipsedim ama şimdi alıştırdım kendimi... 

e yazgıda teyzede olmak varmış.. bu bünye bunada alışır elbet....

artık bundan sonra yenge, enişte, kayınço allah ne verdiyse hepsine hazırım.... 

anne olmak hariç :D




7 Aralık 2010 Salı

masalsı dünya


bilirsinizki masalları masal kahramanlarını çizgi dünyasını ne çok severim... en hayran olduğum insanın tim burton olduğunuda defalarca söylemişimdir... hatta bu sebepten bir dönem grafiğe animasyona ilgi duyup uzuuuuuuuuuun bir kursada devam etmiştim... ama sanırım kursun bana kazandırdığı tek şey sevgili oldu... o zaman tanıdım onu çünkü :)

blogum daha yeni sayılır... aslında blog yazmaya da yine sevgilinin teşvikiyle başladım.. önceleri "ne yazarımki ben" diyordum... aslında yazmaya yabancı değilim... tiyatroda oyunculuk yaptığım yıllarda tiyatro oyunlarıda yazdım... fakat burada hayatımı insanlarla paylaşmak garip geldi önceleri, çünkü gördüğüm blogların bir çoğu öyleydi... fakat sevgili "sen yazmaya başlayınca konusu ortaya çıkacak" diyerek beni cesaretlendirdi... aklımda güzel şeyler var planladığım şeyler, blogla alakalı... ama henüz erken diye düşünüyorum,henüz yeterli birikimim olduğunu düşünmüyorum...

şimdi gelelim esas konumuza, blog yazmak kadar zevk veren birşeyde sevdiğim blogları takip etmek.. bu gün bunlara bir yenisi eklendi... ve inanın onun hakkında mutlaka bişeyler yazmalıyım hatta benm takipçilerim arasında (henüz çok az olsakta) bilmeyenlerinde bu blogu mutlaka tanımaları lazım dedim...

adı SERNURETTA kendisi müthiş illustrasyonlar yapıyor... aslında belki onu biz tanımıyoruz ama bu çevrede çok tanındığını düşünüyorum... çizimleri gerçekten beni başka bir dünyanın içine soktu.. inanılmaz başarılı buldum... ve inanın bizim ülkemizde de bu işi gerçekten iyi yapan insanlar olduğuna inandım... çok renkli bir dünyası olduğu kesin... hatta çizimlerine bakarken kendimi bir tim burton filmindeymiş gibi hissettim :)

ayrıca Trabzon 2011 Avrupa Gençlik Oyunları maskotu yine onun ellerinden çıkma... ayrıca yaptığı bazı broşlar, galata LAZY BUTİK'te satılıyor... onun hakkında çok fazla yazmak isterdim ama burada artık susuyor ve sizi onun bloguyla başbaşa bırakıyorum... :)

http://sernuretta.blogspot.com/

5 Aralık 2010 Pazar

pazar sendromu


şu pazar günlerini oldum olası sevmedim... en sevdiğim gün hep cuma oldu benim.. mübarek gün diyemidir nedir bilmem :P cumaları bir huzur kaplar içimi.. ama pazarrr... pazar günleri hep karamsar sıkıcı ve sinir bozucu... ben pazar günü tatil modunada giremiyorum bir türlü ... öyle arada bir gündür ki pazar çıkıp dışarı gezmekle evde kalıp dinlenmenin kararsızlığını yaşarım ben... dışarı çıksam geç saatte dönüp ertesi gün işe yorgun gideceğimi düşünüp evde dinlenmeyi düşünürüm.. evde dinlenmeye başladığım anda ise "ulen haftanın bir tatil günü var ondada evdeyim" diye hayıflanırım.. ne yapacağımı bilemediğim günlerdendir pazar.. inanın pazartesiyi bile daha çok severim.. en azında bitmesini bekleyeceğim bir sürecin başlangıcıdır pazartesi.. hiç pazartesi sendromu yaşamam ben... bence en güzeli cumartesi gecesidir... ertesi gün tatil diye rakının biranın eğlencenin dibine vurulur sonra bir çorbacıda son bulur gece... ertesi gün de (yani pazar) akşam saatlerine doğru ancak kendine gelir insan..

fakat cumartesi çalışanlar için de akşamı pek enteresan geçer... o gün çalışmış olmanın yorgunluğuda vardır .. hani hafta arası bir gün akşam dışarı çıkmak ne kadar çılgınca geliyorsa cumartesi akşamı çıkmak ta o kadar mantıklıdır.. halbuki yorgunluksa aynı yorgunluk.. stresse aynı stres... o cumartesinin tadını sonuna kadar çıkarmalıdır, dibine kadar gezip tozup, elinden geldiğince geç yatmalıdır... ama..... o hafta arası bir türlü gelmeyen uyku, nedense hafta sonu erkenden geliverir... daha akşam yemeğini yer yemez gözlerin perdesi düşer ne kadar dirensende kendini yatakta bulursun... tüm haftanın yorgunluğu ve ertesi günün iş günü olmamasının rahatlığı rehaveti kaplar tüm bedeni... aslında ne cumartesi ne pazar, en güzeli cuma akşamıdır bu yüzden....

ben en çok cuma akşamlarını seviyorum bu yüzden.. pazar günleri benim için sadece maç ve spor programları demek.... dün geceden bir iki foto ile özetledim durumu... mutlu haftalar şimdiden...

4 Aralık 2010 Cumartesi

ankara ve sonrası


birkaç gündür yazmıyorum malum... son yazımı okuyanlar bilir ankara'ya gidecektim... gittimde.. ankara'nın en güzel tarafı dönüşüydü... hayır hayır ankara çok berbat bir yer diye demiyorum... ankara'ya ayak bastığım anda bir baş dönmesi bir mide bulantısı ki anlatmamın imkanı yok.. hayatımda böyle şiddetli başım dönmemişti hiç.. trenle gideceğimizden bahsetmiştim... tren yolculuğu çok güzeldi temiz, konforlu ve güvenli... tüm ulaşım türlerinden korkan ben, trende gayet huzurluydum...

sevgili sınava girdi ben onu beklerken inanın bir ara oturduğum yerde bayılacağım zannettim.. tren ne kadar huzurlu ve güvenilir olursa olsun benim uykusuzluk problemime çare olamadı tabi.. yine gidiş yolunda hiç uyumadım desem yeri var.. sabah 7 buçuk gibi ankaradaydık.. saat 12 gibi sevgili sınavdan çıktı ve dönmüş trenimiz gece 10 buçukta olduğundan ankara'yı gezdik biraz.

ankara eskiden daha bir güzeldi... daha nezihti sanki... şimdi öyle gelmedi bana... garipsediğim istabuldan farklı bulduğum bişey yok.. herkes aynı ankara'da istanbul gibi karışık bir şehir.. gördüğüm kadarıyla, asker, öğrenci ve dışarıdan halk çok...

neyse cnm biraz rahatsızlıktan birazda yorgunluktan belkide çok tadını çıkaramadık tabi... akşam üzeri oturduğumuz bir kitap cafede istediğim makarnayla 3 kişi doyardı... yalnız oturduğum anda başlayan baş dönmem orada dahada tavan yaptı ve artık dönüş saatini iple çeker oldum.. orada girdiğimiz bir eczaneye tansiyonumu da ölçtürdüm fakat gayet normal çıktı... ben günlerdir süren uykusuzluk olabileceğini düşünüorum.. veya şeker... şayet eczacı hanımda aynısını söyledi.. aslında burada bir ara şekerime baktırmam lazım fakat onun için de önce iyice toparlanmalıyım...

dönüş saati yaklaştı saat 10 buçukta trene bindik... okumak için bişiler de almıştık yanımıza fakat o kadar bitkin ve hastaydımki artık kendimi yatağa ne ara attım ne ara uyudum inanın hatırlamıorum.. günlerdir uykusuzluk yaşayan ben sabah 7 ye kadar kesintisiz uyumuşum uyandığımda tren istanbuldaydı...

trenden indikten sonra sevgili işe döndü bende deniz otobüsüyle eve... deniz otobüsünde de gözlerim kapanıp duruyordu.. kendimi eve attım ve sabah saat 10 gibi tekrar uykuya dalmışım... uyandığımda akşam 5 olmuştu... bütün o hastalık yorgunluk ve uykusuzluğun acısıda bu şekilde çıkmış oldu... onca saat uyumama ramen gece yine yattığımda uykusuzluk yaşamadan uykuya daldım ve sabah normal bir saatte uyandım.. çok mutluyum... :D halbuki ilaçta almıştım ankara'da ama içmeye gerek kalmadı... :)

şuan hala hastalığın etkileri devam ediyor... hala tam olarak toparlayamadım ama şimdi bir vitamin ve sıcak bi banyoyla toparlayacağıma inanıorum... şükürler olsun :)

yukarıdaki resmi ankara tren garında çektim.. tren garları çok nostaljik çok seviorum...

bundan sonra da trenin olduğu her yere trenle gitmeye karar verdim... tavsiye ederim inanın çok rahat ve temiz... :) tek dez avantajı internetin sadece lokantada olması oda kaplumbağa hızında :P

bu arada bu kahve ankara'da sevgiliyi beklediğim kafede çalışan arkadaşın benim için yaptığı özel kahve... :) "ben size bir kahve yapayım da istanbul'dan geldiğinize değsin" dedi :) değdi de "istanbul'da böyle kahve içemezsiniz" çok iddialıydı yani.. ama kahve gelince görüntüsüne şaşıp kaldım... kahve kahve değil köpük dağından oluşuyordu reesmen.. görüntüsü sufleyi andırıyordu :) sırrını söyletemedim ama içtiğim en köpüklü kahveydi bu :) ellerine sağlık....

1 Aralık 2010 Çarşamba

gecelerin insanı oldum çıktım


gece hayatım artık tamamen raydan çıktı !!! dün sabah erken kalkıp anneme gittim.. belki erken kalktığım için uykum gelir ümidiyle akşam evime döndüğümde kendimi uykusuz değil, sadece yorgun hissediyordum :( ısrarla ilaç almıyorum... almak istemediğimden değil, hayatımın düzensizliğinde bir fırsat bulamadığımdan... 

herneyse dün gece yine saat 4 ü buldu uyumam... gelişme var diye sevinecektim. ben ne geceler gördüm sabahı güneşi görüp uyuduğum... ama sevinemedim maalesef... çünkü bu sabah 10 da uyandım ve herşey normal görünüyordu.. yataktan çıkıp salona geldim tv yi açtım ve izlemeye başladım... gözlerimi kapadım birazcık... açtığımda yemekteyiz başlamıştı :( yani akşam olmuştu...

allahım beni neyle sınıyorsun :( ya uyuyamıyorum ya uyanamıyorum... neredeyse son bir ayım kayıp...  yarın akşam sevgiliyle ankara ya gidiyoruz.. o sınava girecek bende onu yalnız bırakmayayım dedim... değişik olacak, hayatımda ilk kez tren yolculuğu yapacağım... belki değişik bişiler olması hayatımı biraz olsun hareketlendirir.. tüm bu düzensizlikler depresyondanmı kaynaklanıyor bilmiyorum, ama erken uyanamayınca kendimi çok mutsuz hissediyorum... belki yarın yazabilirim belki yazamam belki dönüşte bilemiyorum ama şimdiden herkese görüşmek üzere ve hoş kalın diyorum...