31 Ocak 2011 Pazartesi

11:14


patrick swayze ve hilary swank'ın oynadığı 11:14 , adından da anlaşıldığı gibi gece 11:14 te gerçekleşen bir olayın öncesinde neler olduğunu anlatıyor....

başınıza bir olay gelse ve bir yanlış anlaşılmadan ötürü suçlu duruma düşseniz, gerçekten hiçbir suçunuz olmadığınımı düşünürsünüz :) biraz karışık oldu tamam, şöyle yapalım... belkide başımıza gelen herşeyin bir sebebi vardır... :)

ya aslında filmde böyle derin felsefik anlamlar içeren bir film değil bakmayın saçmaladığıma...

ama eğlenceli bir film... film türü gerilim yazılmış ama ben eğlendim izlerken... yani çok beklenti içine girmeden izlenebilecek güzel bir film...

hiçbirşey için olmasada hilary swank ve patrick swayze için bile izlenir

haa bu arada filmde colin hanks oynuyor... colin hanks'i bende bu filmden önce tanımıyordum ama, film hakkında ufak bi araştırma yaparken keşfettim... kendisi tom hanks'in oğlu olurmuş... sonradan dikkat ettim de babasının kopyasıymış zaten... colin hanks belliki babası gibi sinema dünyasında parlamamış, bunun dışında bir kaç rolü daha var ama hepsi vasat roller... şu an 35 yaşında olan colin hanks'in bundan sonra yıldızı parlarmı bilmem.... babasını çok severim hadi onun hatrına colin'ide bağrımıza basalım sahip çıkalım :)

30 Ocak 2011 Pazar

hayat bi garip


bu akşam uzun ve bunaltıcı bir yolculukla evime vardım... yolun %70 i ayakta geçti... kalabalık heryerden nefret ediyorum, gayet kendi halinde, otobüste kendine güvenli bir yer olarak yamacımı seçmiş bir teyzenin beni çantasıyla cam arasına sıkıştırmasına sabır çekerek, zavallı bir teyzeyi kırmamak için, sinirimin hedefi olmaması için saçma sapan şeyler düşünürken aklıma takıldı

şu hayatta öğrenilmesi çok kolay olan ama benim bir türlü öğrenemediğim şeyler var ve bunlardan garip bir şekilde utanıyorum

- yüzmeyi bilmiyorum... çok normal görünüyor değilmi ? ama değil.

eğer sizinde çocukluğunuz deniz kenarında geçseydi ve daha 5 yaşında bebeyken bile tüm arkadaşlarınız balina gibi yüzseydi bu utanç verici olurdu

peki neden bilmiyorum? inanın bunuda bilmiyorum... ama bildiğim birşey var çok çabalamama rağmen kimse öğretemedi bana yüzmeyi... bu görev için birbiriyle yarışan hatta iddialaşan arkadaşlarımda oldu ama olmadı yapamadım...

- ıslık çalmayı bilmiyorum... okul hayatım otobüslerin minibüslerin peşinde koşarak geçti... arada benim halimi görüp minibüse ıslık çalan hayırseverler dışında...

bunun içinde çok uğraştım. annem süper ıslık çalar mesela, uğraştı öğretemedi... yıllarca çabalamamın sonunda dışarı doğru üfleyerek değil nefesimi içeri doğru çekerek bi miktar çalabiliyorum artık ama onuda yanımdaki zor duyuyor.... :/

- bir türlü tavla oynamayı öğrenemedim... ama bu konuda kendimi çok eleştirmiyorum öğrenmek istemedim heralde.. ya da deneyip hüsrana uğramaktan korktum.

- her türlü müzik aletini çalmayı denedim ama en fazla 2 gün sürdü aşkım.. çünkü gitar parmaklarıma nasır yaptı, flüt bi süre sonra ağzımı hissetmememe sebep oldu (biliyorum bunları bu işi yapan herkes başlangıçta yaşadı ama benim vazgeçesim varmış) piyanonun sesi kafamı ağrıttı vs vs...

-araba kullanmayı öğrendim ama bir türlü viteslerin ne zaman neye göre değiştirileceğini öğrenemedim... yani her öğreten bana şöyle dedi

"evet şimdi vitesi 5'e al"

tamamda neden? işte kimse bunun cevabını veremedi bana... yani mantıklı bi cevabı olsa anlıcaktım belkide...


yani şimdi bunlar böyle genel olarak problem gibi görünmüyor ama içsel dünyamda kopan fırtınaları ne kadar anlatabildimse işte :)

ama tüm bunların yanında açıklanamayan mucizelerde yaşadım hep

- mesela daha minimini bir çocukken bütün 1. ligdeki takımların kaptanlarını ezbere bilir hepsini sayardım.. hayır asla fanatik futbol düşkünü bir çocuk değildim ama bunda babamın 24 saat evde futbol izlemesinin payı büyüktü diye düşünüyorum... abimin arkadaşları bize geldiğinde hemen beni yanlarına çağırıp başlarlardı saydırmaya :)

- ilk işimde yüzlerce referans numarası ve yüzlerce çeşit ürün arasında çalıştım.. bunlar farklı kalınlıklardaki kataterlerdi... (ameliyatta kullanılan bir sonda türü) hiçbir çaba harcamama rağmen bütün referans numaralarını ezbere bilir, bütün kateterlerin hangi numara olduğunu uzaktan bile baksam anlardım...

- bir sabah kalkar bu gün dünyanın bir yerinde bir uçak düşecek derdim ve hiç sekmezdi... aslında öyle "6. hissim kuvvetlidir " diye ortada dolanan biri değilim ama bu uçaklara has bir durumdu sanırım..

bunlarda mucize saylmaz tamam... vazgeçtim

otobüste gelirken düşündüklerim sonucunda bir sıkıntı belirdi kafamda yine

ya ben gerizekalıyım ya da zekiyim... yıllarca benimde birşeye yeteneğim olmalı diye düşündüm durdum, denedim... spora yok. müziğe de yok.

ama var birşey daha keşfedilmemiş birşey var... biliyorum :) hala umutluyum ... dedim veeee

sıkıntı daha çok büyüdü içimde, yanımda beni çantasıyla taciz eden teyzeye döndüm " biraz ileri gidermisiniz çok sıkıştım ben burada" deyiverdim....

26 Ocak 2011 Çarşamba

mary and max

artık biliyorsunuz animasyon hastası olduğumu... animasyon filmleri iyi veya kötü ayırd etmeden izliyorum. bu kez yine ne izlesem diye araştırırken daha önce hakkında hiçbirşey duymadığım, hiçkimsenin önermediği bir animasyonla karşılaştım.. bir filmi izlemeden önce mutlaka yorumlara göz atan ben, söz konusu animasyon olunca hiçbir araştırma yapmadan bastım play'e

film stop-motion tekniği ile çekilmiş. bu teknik bildiğim kadarıyla filmdeki karakterin kuklalarıyla milimetrik hareketlerin yüzlerce fotoğrafını çekerek oluşturulan bir teknik... bu sebeple izlemeye başladığınızda biraz yadırgayabilirsiniz. değişik bir görüntüsü var.

film, küçük yalnız ve ilgiden yoksun 8 yaşındaki mary ile yaşlı şişman ve asperger sendromu denen bir psikolojik rahatsızlıktan müzdarip 44 yaşındaki max'in arasında oluşan mektup arkadaşlığını anlatıyor..

ikisinin çok iyi arkadaş olmalarının sebebi ortak noktaları olan çikolata ve hiç arkadaşlarının olmamasıdır. bu mektup arkadaşlığı ikisininde hayatını farklı yönlerde değiştirecektir.. mary daha da büyüyecek max ise daha fazla kilo alacak ama hayat birbirleri sayesinde daha da kolaylaşacaktır. birbirlerini hiç görmeden devam eden bu mektup arkadaşlığı yıllar sürecektir... avustralya da yaşayan mary amerikadaki max'i bir gün görmeye gitmek için çocukluğunda broşür dağıtıp para biriktirmeye başlar...

filmin bundan sonrası için yazmayı burada bırakıyorum...

bir animasyonun insanı ağlatabileceğine inanmayanlar mutlaka izlesin bunu tamamen beklentisiz bir şekilde izlemeye başladığım bu film artık benim listemde ilk sıralarda...

p.s : film gerçek bir hikayeden uyarlama

p.s.s : ve sonunda ağlamamak için resmen savaş verdim

p.s.s.s : bu kez filmin fragmanını değil beni en çok etkileyen sahneyi sizlerle paylaşmak istedim pink martini eşliğinde....

ve son not: bu filmi izledikten sonra neden bu kadar p.s yazdığımı anlayacaksınız :)

BLACK SWAN

bi süredir izlemek için çırpındığım, ama ailemizin erkeklerinin "biz bale filmi seyretmeyiz yea" tepkilerine maruz kaldığım BLACK SWAN'ı nihayet dün gece tek başıma oturdum ve izledim....

heee şimdi bu yazıyı okuduktan sonra aynı fikirdeki tüm erkeklerin izlemediklerine çook pişman olacaklarını umuyorum... gerçekten büyük kayıp...

NATALİE PORTMAN zaten oyunculuğunu, gülüşünü, duruşunu herbişeyini son derece beğendiğim bir kadındı... beni bir kez daha hayran bıraktı kendine...

WİNONA RYDER ne oyunculuğu ne kendini beğenirim... hiç sevmem hatta bu filmde başrolde oynadığı duyumunu aldım bir yerlerden açıkçası ödüm çatladı NATALİE'nin önüne çıkarıldıysa diye.. fakat tüm kaygılarım yersizmiş belki 2 belki 3 sahnede görünüyor ve o da çok kısa zaten....

VİNCENT CASSEL kendisini ELİZABETH filminden biliyorum çok iddialı bir rol değildi, bana göre ortalama bir oyuncu. bu filmde de aynı şekilde...

filme gelecek olursak... son derece akıcı , filmde sizi olmayan birşeye inandırmaya çalışmıyor... herşey ortada, öyle sonunda süpriz olacak şapkadan kuş çıkacak diye beklemeyin... hani 6. his tarzı sonlardan değil ama güzel, derin bir iz bırakan sonu var...

Nina (Natalie Portman), oldukça yetenekli bir balerindir. Annesinden aldığı bu yeteneği ile oldukça büyük bir gösteri olan KUĞU GÖLÜ’nde oynamayı istemektedir. Bu gösterinin baş balerinini değiştirecek olan ünlü yapımcı Thomas Leroy, Nina’yı uygun bir aday olarak görmektedir. Fakat Nina, Kuğu’nun beyaz yüzü için uygundur. Diğer bir rakibi olan Lily ise, Kuğunun siyah yüzü için uygun bir adaydır. Aralarındaki rekabet garip bir arkadaşlığa dönüşecek olan ikilinin bu gidişatı Nina’nın bir takım psikolojik değişimler yaşamasına neden olacaktır…

22 Ocak 2011 Cumartesi

boktan bir yazı oldu üzerinize afiyet :)


( bknz ağaçlar çicek açmış)


bugün sevgili arkadaşlarımdan biri, ben buralarda yalnız ve biçareyim diye kalktı hasta haliyle bana geldi... önce mükellef kahvaltımızı yaptık sonra bi süre wii oynadık (yine kollarım tutmuyor) sonra çıktık biraz hava alalım diye... yürüdük yürüdük ....

inanamadım ağaçlar çiçek açmış ya kız :0

hemen şipşak fotoladım durumu.. ayrıca da hava fevkalade sıcaktı... sayın okur biz bu yıl kar göremicez anladım ben onu... ocak ayında da çiçek açtı ya dallar... ağaçların bile kafası karıştı ben napayım.. arada ayları şaşırmak en doğal hakkım öyleyse...

bu arada ço alakasız amma sabah rüyamda ayıptır söylemesi "bok" gördüm amma bir insan evladının o ebat ve renklerde çıkarması mümkün deil... renk renk çeşit çeşit boklar.. bir de hangi hayvana aitse şayet kendisi kadar çıkarmış.... böyle labirent gibi daracık bi yerdeydim boklara basmayım diye seke seke ceylan misali gidiyordum, ama arada ucundan basmış olabilirim bilmiyorum şuan... ööğğk anlatırken bile içim bulandı... ama niye anlattım ben bunu şimdi ? tez zamanda bir servete konacağım sanırım... bok paraya delaletmiş...

yani eğer bana piyango falan çıkmazsa gördüğümle kalıcam, yanarım yanarım ona yanarım...


18 Ocak 2011 Salı

huuu huuu geçmiş olsuuuuuuuunn

çok yoruldum sayın okur... bugün kendime gelir gelmez vahiy gelmiş gibi "temizlik yapmalıyım" dedim. arada eser böyle... sabahtan beri uğraşıyorum sil süpür temizle parlat.

ellerim norveçli denizciler gibi çatladı yeminle...

karnımda çok acıktı bu akşam menüde mantarlı omlet var...

acayp bir huyum var ev temiz olunca kendimi daha zinde ve enerjik hissediyorum... mesela dağınık bir evde sabah gözlerimi açamazken eğer o gün yeni temizlemişsem sabah çakı gibi uyanıyorum...

bu arada bu enerjimin sebebinide merak etmiyor değilim... az önce bilgisayarımı açınca bütün yeni girilen postların hastalıkla alakalı olduğunu gördüm.. tüm blog yazarları hasta olmuş... yakın bir arkadaşımda feci hasta, herkes ama herkes hasta...

ben ise bu yıl evde olmamın sonucu bir kere bile hasta olmadım... ama çalışırken işler öyle değildi tabi.. geçen yıl örneğin; kronik alerjik olduğumdan haftanın bir gecesi mutlaka acil servisteydim.. ateş, kusma, nefes darlığı vs vs.... geçen yıl o kadar hasta olunca bu yıldan çok korkuyordum açıkçası... deli gibi çalışmak istesemde biliyorumki işe başladığım ilk gün hasta olucam :)

hasta olmamaktan mutlu ama evde olmaktan mutsuzum nasıl dengelenecek bu durum bilmiyorum.... tüm hasta okurlara acil şifalar diliyorum. kendinize iyi bakın yahu ıhlamur için limon sıkın falan filan işte :)

ilk korku (primal fear)

bu filmi izleyeli çoook oluyor... zaten eski de bir filmdir... hafızama kazıdığım filmlerden.

filmde Edward Norton ve Richard Gere başrolde..

süprizlerle dolu bir film... Edward'ın daha toy bir bebe olduğu dönemlerden belkide ilk filmi :)

richard gere başarılı bir avukattır ve bir psikoposun öldürüldüğü davaya bakmaya talip olur. katil zanlısı daha çocuk denecek yaştaki edward norton'dur. görünüşte bu davayı kazanması imkansızdır. Edward Norton'un yıldızının parladığı bir film... sonu süprizlerle dolu, akıcı sürükleyici ve sonuna kadar ritmini düşürmeyen bir film...