film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2013 Pazartesi

BARFİ

evet sonunda hayata döndüm. zor ve sıkıntılı bir hamilelik geçirdim, daha yeni yeni kendime geliyorum. bu süreç içinde bırakın film izlemeyi, televizyona bakacak halim bile yoktu... ama yinede izlenecek filmleri hafızama kaydettim ve zamanın benim lehime dönmesini bekledim :)

tam ben kendime geliyorum derken, filmi izlediğimin gecesi, gezi parkı olayları patlak verdi... sonuna kadar haklı bulduğum bu mücadeleye destek verirken ve tüm halkın kafası bununla meşgulken, hiçbirşey olmamış gibi davranmak benim düşünce tarzıma tersti... hamile olduğum için gezi parkına gidemedim... ama eşim de bende evde zor durduk, artık bir akşam dayanamadık ve yaşadığımız yerde bakırköyde protestoya katıldık... yetmedi tabi ki... gönlüm hep oradakilerin yanında, hala ...

sonra bu kadar hengamenin içinde bir de taşınma telaşına girdik... bebişimiz için daha büyük bir eve çıktık. daha bu hafta sonu taşındığımız için yerleşme işi tam olarak bitmedi tabi, ve önümüzdeki cuma günü izine çıkıyoruz... eğer o da araya girseydi, filmi anlatmak çok aksayacaktı bu sebeple bulduğum tek fırsat olan bu gün hemen yazıp yayınlamak istedim ki, böyle zamanlarda yüzümüzü güldürecek ufakta olsa bir sebep bulabilelim...




bu sıkıntılı süreçten çıkar çıkmaz ilk canımın çektiği film izlemek oldu tabiki... 3 aylık bir rejimden sonra açılışı öyle bir fimle yaptım ki ....
sanırım hayatımda ilk defa bir filmi defalarca izleyeceğim ve o büyüsünü kaybetmeyecek...

artık bu filmden sonra kesin olarak hint filmleri başımın tacıdır...

ranbir kapoor içten oyunculuğuyla gönlümü daha "rockstar" filminde çalmıştı zaten, ve bu filmde üzerine sevimliliğini de ekledi... raj kapoor'un torunu olmasından mütevellit torpilli değil o,
gerçekten başarılı ve yetenekli....

film hakkında bazı sitelerde, başka filmlerden alıntı olduğu, charlie chaplin filmlerine benzediği vs gibi bazı yorumlar gördüm... eğer bunları filmi izlemeden önce okusaydım önyargılı olabilirdim belki, ama buraya yazıyorum bakın, sakın bu fikre kapılmayın ! çünkü "barfi" muhteşem bir film olmuş !

izlerken hem eğlendirip hem "vay be" dedirten bir aşkı bize sunuyor... gerçek aşkı arayan barfi'nin hikayesi, olabilecek en tatlı diliyle sinemaya aktarılmış .

dilsiz bir genç olan barfi normal bir kıza aşık olur... olur olmasına da bu kız hem nişanlıdır hemde kendisi gibi değildir....

barfi'nin dilsiz olması filmde sadece küçük bir ayrıntı olmuş. hiç konuşmadan kendini bu kadar güzel ifade edebilen bir başka kişi daha görmedim...sayesinde işaret dilini öğrendim :)

film başladığında barfi'yi sürekli polislerin kovaladığını görüyoruz ve meraktan çatlıyoruz :) barfi ne yaptı da sürekli polisten kaçıyor ? cevabını izleyince öğreneceksiniz...

aşk filmlerini çok sevmem aslında, yani bana anlattığı aşk kayda değer bişey olmalı... bir titanic, bir notebook gibi olmalı... ama barfi'deki saf aşk bana hiçbir filmden almadığım tadı verdi....

çok sevdim çoook... sıcacık bir film... defalarca da izlerim... hemde çok vakit kaybetmeden :)

22 Mart 2013 Cuma

julia'nın gözleri

feci şekilde şifayı kaptım ve bu yıl, 354785. kez şifayı kaparak tarihe adımı altın harflerle yazdırdım...katır gibi sağlıklı bir insanın bu yıl her ay periyodik olarak hasta olması ironik... 

bu arada hasta olmaya neden şifayı kapmak deniyor o daha da ironik... şifa ve hastalık ilginç 

velhasıl, zamanında izlediğim ama sizlerden sır gibi sakladığım bir filmden, daha doğrusu filmin bana öğrettiği bir gerçekten bahsedeceğim bu gün.

bu cuma size şarkı yok ! biraz felsefik biraz dramatik bir yazı olacak hazırmısınız ! :P

filmimiz "Julia'nın gözleri"  yani orjinal adıyla "los ojos de julia" türü çoğu insana göre gerilim. bana göre değil ! 

julia'nın genetik bir göz rahatsızlığı vardır, ablası da aynı rahatsızlık yüzünden sonunda kör olmuş ve bir şeyler onu intihara sürüklemiştir... 

julia yalnız yaşayan ablasının neden intihar ettiğini araştırmak için onun yalnız yaşadığı eve doğru  yola çıkar. 
fakat julia her geçen gün daha az görmeye başlar, ablasının yaşadığı evde daha ilk günlerden yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu anlar, evde yalnız değildir ! hatta hiçbiryerde yalnız değildir. varlığını sadece onun hissettiği ama kimsenin görmediği biri daha vardır.

filmin konusundan uzun uzun bahsetmektense bana hissettirdiklerini aktarmak istiyorum... 

julia'nın filmde ısrarla varlığından bahsettiği adam yada insanlar gerçek hayatta da var malesef.

neden maalesef ? çünkü gerçekten bu insanlar aslında iç parçalayan hayatlar yaşarlar, belki kendi çaplarında küçük mutlulukları başarıları vardır, belki kendi üzüntüleri.... ama onları kimse farketmez, kimse görmez, kimse onların ne hissettiğiyle ilgilenmez ve anlamaya çalışmaz, onlar diğerleri için yoktur aslında,

olur ya, bazen bir şirkette, bir toplulukta beraber yanyana otursanız bile 2. kez görseniz hatırlamayacağınız insanlar.

beraber çalıştığınız insanları düşünün, bazılarının işten ayrıldığını haftalar sonra biri size onunla alakalı birşey sorduğunda farkedersiniz... işte o insanlar...

farkedilmemek bazen kişinin kendi seçimi bile olabilir...

silik olmak....

ama mutlaka sizi farkeden 1 kişi dahi olsa olacaktır.

çoğu yorumda;

"izlediğim en iyi korku filmiydi" gibi yorumlar yapılmış olsada, julia'nın gözleri bence bir dram...

 ve şimdiye kadar neden bahsetmedim bilmiyorum ama, izlemeye değer bir film... farkındalığınızı arttıracak bir yapım.. bu akşam için iyi gidebilir...

çevrenize daha dikkatli bakın :)

22 Şubat 2013 Cuma

HAYAT AVCISI


hayat avcısı na tam olarak film demek doğru değil, belgesel tanımlaması daha yerinde olacak sanırım...
hani discovery channel'da falan izlediğimiz cinayet belgeselleri var ya, bu da onlara benzer birşey, eğer benim gibi, o tarz belgeselleri nefessiz izleyenlerdenseniz beğeneceksiniz...
en azından gerçek bir hayat hikayesi izleyeceksiniz.
trajik bir kayboluş hikaesi ve bir hayat avcısının biyografisi.


 Nicolas 13 yaşındayken amerika teksas'ta ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolur.
ailesi (ablası, abisi ve annesi) mahvolmuştur. polis tüm aramalara rağmen izini bulamaz, ta ki 4 yıl sonrasına kadar.
4 yıl sonra ispanya'dan gelen bir telefon tüm amerika gündemine bomba gibi düşecektir.
kendisinin nicolas olduğunu iddia eden bir genç bulunmuştur, üzerinde hiçbir kimlik veya belge yoktur.
amerika'daki ailesine haber verilir ve tüm aile şaşkınlık ve mutluluğu bir arada yaşar, ablası hiç zaman kaybetmeden yola koyulur, kardeşine bir an önce kavuşup onu evine geri getirmek ister.


 

fakat kendisinin nicolas olduğunu ve 16 yaşında olduğunu iddia eden genç, aslında 
fransız asıllı ve 23 yaşında bir adamdır
yaptığı şeyin ne büyük bir yanlış olduğunu farkettiğinde iş işten çoktan geçmiştir, artık yola çıkmış ona doğru kavuşmaya gelen birileri vardır.
üstelik o, yani frederic, interpol tarafından aranan, sayısız suça imza atmış bir suçludur, yüzlerce insanın hayatını çalmış, yüzlerce şehirde yaşamış ve aynı suçlardan senelerce ceza evinde yatmış olan bu akıllı mı deli mi olduğunu bir türlü anlayamadığımız adamın planları bu kez altüst olmuştur.


frederic bourdin'in bu sıradışı yaşamını film boyunca yer yer kendi ağzından, yer yer canlandırmalar eşliğinde izledik.
kendisi bu hayatı sayesinde literatüre girmiş...
fakat bu hikayenin filmleşmesinin tek sebebi onun bu yaptıkları değil.
Nicolas'ın ailesi ile karşılaşmasından sonra yaşananlar, bu adamı bile hayrete düşürecek nitelikte...


filmi izlerken en başından onun nicolas olmadığını zaten kendi ağzından duyuyorsunuz. "ee ne oldu şimdi, gitti mi bütün filmin büyüsü ?" dedim kendi kendime, ama o iş öyle değilmiş a dostlar. esas film onun nicolas olmadığını herkes anladıktan sonra kopuyor.

frederic filmin sonunda diyor ki ;
hayatlarını çaldığım insanların yakınları ne düşündü umrumda değildi, o an tek umrumda olan benim ne hissettiğimdi.

böyle dışarıdan dinleyince çok zalimce ve bencilce geliyor değil mi, ama hikayeyi izledikten sonra onun aslında gerçekten bir aileye ihtiyacı olduğunu hissettim ben.

şu anda evli ve 3 çocuk babasıymış. belki hayatı bir düzene girmiştir artık :)

filmin içinde büyük bir şok yaşadım ben, onu tabiki anlatmayacağım. izleyin daha sonra oturur konuşuruz :P

bu arada film önümüzdeki haftalarda vizona girecek sanırım ben biraz sabırsızlık ettim evet :)

1 Şubat 2013 Cuma

Life Of Pi ( Pi'nin Hayatı )

http://www.lisalately.com/wp-content/uploads/2013/01/Life_Of_Pi_Wallpaper.jpeg

NOT : bu anlatım azıcık spam içerebilir... filmi izlemediyseniz lütfen izleyip öyle gelin. adamı hasta etmeyin !

öncelikle şunu söylemeliyim ki bundan 3 hafta kadar önce bir akşam sevgiliyle aklımızda herhangi bir film olmadan sinemaya gidelim diye evden çıktık. (hayır bu filmi o zaman izlemedik) 

gişe de o film mi olsun, bu film mi olsun, diye uzuuun uzuuun düşünüp karar veremedikten sonra  eve geri döndük... işte o zaman Life Of Pi gösterimdeydi fakat hakkında hiçbirşey bilmediğim bir filmi izlemeye cesaret edemedim...

öyle ki hindistan'la bir alakası olduğundan azıcık haberim olsa izleyecektim... malum artık hint filmlerine ilgimi biliyorsunuz... 

ama bu kez bir uzakdoğulu yönetmenin elinden çıkmış. 
hepimizin ya da çoğumuzun "brokeback mountain" filminden tanıdığı, aynı filmde oscar'ı da kapmış olan yönetmen Ang Lee'nin filmi.

filmi Giz'in şuradaki anlatımından sonra, vizyonunun son demlerinde, yani dün akşam sinema'da 3 boyutlu izledim. evet film bir görsel şölendi aynı zamanda, ama 3 boyutlu izlemezseniz de zevk vereceğine eminim...

film hakkında söylenecek onca şey olmasına rağmen, felsefesi, din ve tanrı olgusu, hayatta kalma savaşı, dostluk, korkular...
 benim söylemek istediğim tek şey var

izleyin kardeşim !

şimdi başka birşeyden bahsedeceğim... kedilerle aramda acayip bir bağ var. artık biliyorsunuz... size bununla alakalı bir yazı daha yayınlayacağım yakında...
kedi ve kedi türleri oldum olası ilgimi çeker. hele ki kaplanlar, onların ihtişamı, ulaşılmaz oluşu, asaleti, renkleri, desenleri her bir şeyi bende büyük bir hayranlık duygusu uyandırıyor, eğer benim gibiyseniz bu filmde doyacaksınız :)


http://www.flicksandbits.com/wp-content/uploads/2012/10/life-of-pi-9.jpg
Richard Parker adında 300 kiloluk bir bengal kaplan ile, Pi adında 16 yaşında hintli bir çocuğun, batan bir gemiden kurtulan tek canlılar olduğunu ve tek bir filikada, beraber verdikleri yaşam savaşını izleyeceksiniz.

http://marcelosantosiii.com/wp-content/uploads/2013/01/Life-Of-Pi-Poster.jpg

istediğiniz anlamı çıkarmanıza müsait bir film fakat, sanırım en önemlisi, bazı korkularımızın bizi aslında hayatta tuttuğu.

bazıları filmin sonunun havada kaldığını düşünse de, ben en vurucu sahnenin filmin sonu olduğunu düşünüyorum. ne sanıyordunuz ? richard parker'ın dönüp Pi'nin boynuna sarılıp beraber ağlayacaklarını mı ?

http://allthoseprettythings.blog.com/files/2013/01/life-of-pi.jpeg

eğer öyle düşünüyorsanız bence Pi'nin anlattığı 2. hikayeye inanlardansınız...
bana sorarsanız ben 1. hikayenin gerçek olduğuna inandım. çünkü Pi'nin de dediği gibi "hiçbir kedi türü evcilleşmez, sadece eğitilebilir" ve Richard Parker'ın karaya indikten sonra arkasına bile bakmadan ormanın içinde kaybolup gitmesi de bunun kanıtı...

http://3.bp.blogspot.com/-ItnMlEZE_rI/UO_TWVJPFQI/AAAAAAAAHMA/Nim1cykSR7s/s1600/life-of-pi-mexico-shore.jpg
sanırım hala bazı sinemalarda gösterimde, ben marmara forumda izledim belki haftasonu da gösterimde olabilir. ama sanırım bu son hafta , yani 3 boyutlu izlemek isteyenler ellerini çabuk tutsun...

16 Ocak 2013 Çarşamba

RED LİGHTS (MEDYUM)

bu ara kafam çok dolu... sürekli birşeyler planlıyorum içeride :)  şimdilik sır...

havalar malumunuz tam battaniye altına girip, koca bir kase patlamış mısırı alıp film izleme havası. ama biz bu zamanı çalışarak değerlendiriyoruz...

film izlemek te hafta sonuna kalıyor....

geçen hafta Robert De Niro'nun yeni filmini izledik.

 
film, kendini, medyumların ya da medyum olduğunu söyleyerek insanların duygularını sömürenlerin foyalarını ortaya çıkarmaya adamış bir emekli doktorun ve onun asistanının hikayesini anlatıyor...
margaret ve tom medyumluk yaptığını ve psişik olduğunu iddia eden insanları seans esnasında gözlemler ve hangi hileleri yaptıklarını okulda ders olarak öğrencilerine aktarır

 

dünyanın konuştuğu ünlü bir medyum olan Simon Silver  30 yıl aradan sonra sahnelere geri döner, Tom çok ısrar etse de Margaret, Silver'ın hilelerini ortaya çıkarmaya yanaşmaz

 

çünkü margaret yıllar önce bunu denemiş ama büyük bir şok yaşamıştır... silver onu en hassas noktasından yakalamıştır... margaret tekrar korkularıyla yüzleşmek istemez. fakat Tom, ısrarla silver'ı da incelemek ister... en sonunda tek başına bu yola çıkar...



fakat Tom bu uğurda başına geleceklerden habersizdir... 

süpriz sonlu, seyirciyi şaşırtan "red lights" beyaz perde de beklenen etkiyi yarattı mı bilmem ama, benim beklentimin biraz altında kaldı...
gerçekten değişik ve özgün bir senaryo izleyeceğimi düşünmüştüm fakat filmde yer yer "prestij" etkileri görmedim değil :) 

yine de robert de niro'nun hatrına izlenir... 

ha bir de, İnception ve benzeri bir çok ünlü filmin yönetmeni Cristopher Nolan'ın çoğu filminde ufakta olsa yer verdiğini düşündüğüm Cillian Murphy (Tom) var...
kendisini ilk kez, en sevdiğim zombi filmi olan "28 days later" başrolünde izlemiş ve hayran olmuştum. değişik yüz hatları ve sürekli ağlamak üzere gibi bakan gözleriyle favori aktörlerimdendir :)

30 Kasım 2012 Cuma

SONBAHAR



bazen bir tavsiye, bazen yüzlerce yorum arasından tek bir cümle, bazen ufacık bir ayrıntı film izlemem için yeterli... bu film için o sıraladığım sebeplerden bir tanesi, o küçücük ayrıntı izlemeye itti beni... film hakkında hiçbirşey bilmiyorken, fragmandaki o kocaman dalgalar bana "izle bu filmi" dedi...


kimlerine göre sanat filmi ! bir filmin sanat filmi olması için gerekli özellikler ne bilmiyorum ama sanırım türkiye de şöyle bir kanı var, bir filmde dialog az ise o sanat filmidir :)
bence son derece doğal, hayatın içinden bir film... ödüllere doymamış o da ayrı tabi....


Yusuf'un hikayesi....
üniversitedeyken karıştığı siyasi olaylar sebebiyle girdiği hapisten 10 yıl sonra hasta olduğu için tahliye olur.
rize'deki köyüne, yalnız yaşayan annesinin yanına döner Yusuf... artık yapacak bir şey kalmamıştır çünkü... babası o ceza evindeyken ölmüş ablası da evlenip başka bir şehre yerleşmiştir...

ablasıyla olan bir telefon konuşmasında ne zaman geleceksiniz sorusuna ablasının "yarı yıl tatilinde" cevabı ve yusuf'un yüzündeki o ifade uzun süre aklımdan çıkmayacak... Yusuf'un yarı yıl tatiline kadar zamanı yoktur çünkü....


işte bu dalgalar izlettirdi bana bu filmi... sebebini ancak küçük sahil kasabasında yaşamış birileri anlar belki....


arkadaşı Mikail'in zoruyla gittiği meyhanede tanıştığı hayat kadını Elka der ki ;
sen en güzel yıllarını sosyalizm uğruna heba mı ettin ?


Yusuf'ta biraz yenilmişlik hisediyoruz diyen gazeteciye yönetmen Özcan Alper'in cevabı şöyle ;


Evet bir taraftan yenilmiş gibi ama aslında yenilmemiş, o yenilginin içinde hayata tutunma, sorgulama var. Zaten ölmeye yakın biri Yusuf. Bütün 12 Eylül filmlerinde, adam cezaevine girer ama hep yenilgi vardır, yenik aydın tiplemesi öne çıkar. Ben, evet yenildik ama bu bizim geçmişimizdir ve geleceğimiz olacaktır diyorum.
Çok ajite bir şeyde söylemek istemedim. Zaten Yusuf da 3 ayı kalmış ölecek ve ölümünü saklayan biri. Bu suskunluk yenilgi anlamında değil, neyi konuşsun ki Yusuf... Öleceğini nasıl anlatsın.


evet filmde dialog az , olanlarında yarısı hemşince ve gürcüce. üstelik altyazılısı var mı bilmem ama ben filmi alt yazısız izledim... Yusuf'un annesi ne zaman konuşmaya başlasa, tek kelime anlamadığım halde gözlerim dolmaya başladı... film yüreğime oturdu yine anlayacağınız... boğazımda birşeyler düğümlü kaldı... filmde ağır ve yapış yapış acıtasyon olmasa dahi... Yusuf'un hastalığından ziyade hayatından kayıp giden bir 10 yıl vardı... 

Elka'nın dediği gibi... hayatının en güzel yılları....

29 Kasım 2012 Perşembe

ROCKSTAR


bu ara hint sinemasına sardım :) 
ama merak ettiğim bişey var... ya ben cidden iyilerini bulup izliyorum ya da hintliler cidden iyi film yapıyorlar...

rockstar isminden mütevellit ilgimi çeken ve izleme listemde olan bir filmdi.


üniversite de hukuk okuyan fakat gönlü müzikten yana olan JJ. okulda arkadaş ortamlarında gitarını tıngırdatarak söylediği şarkılarla popülerdir fakat, hedefi daha büyük kitlelere müziğini dinletmektir. saf, dürüst  ve çalışkan bir öğrenci olan JJ. kantinde çalışan akıl hocasına göre bu şekilde asla ama asla çok ünlü olamaz... çok ünlü olmanın tek yolu, çok acı çekmektir... yani, aşk acısı çekmek, uyuşturucu batağına saplanmak, kötü bir aile geçmişi olmak ve sıradışı bir hayat yaşamaktır...

son derece düzenli bir aile hayatı olan JJ. ağzına alkol dahi sürmemesi sebebiyle çok acı çekmesi için tek yolun aşk acısı çekmek, aşağılanmak, reddedilmek olduğunu düşünür...



bunun için okulun en güzel, en ateşli, zengin ve kültürlü kızı Heer'i hedef seçer. reddedilmesi kaçınılmazdır ve bu sayede çok büyük acı çekecektir...
nihayetinde reddedilir, fakat zannettiği gibi çok büyük acı çekemez :)
defalarca Heer tarafından reddedildiği halde hala acı çekmeyen JJ. sonunda pes eder... 

Ama birden kesilen bu ilgi Heer'in dikkatini çeker ve bu kez kendisi JJ. ile konuşmaya çalışır...




aralarında hiç tahmin etmedikleri bir biçimde son derece eğlenceli bir dostluk başlar... Heer'in konumundaki bir kızın asla yapmayacağı çılgınlıkları beraber yapmaktadırlar... çok kısa süreye çok fazla şey sığdırmaları gerekir çünkü 2 ay sonra Heer evlenip Prag'a yerleşecektir ve orada bir hanımefendi gibi yaşamak zorunda kalacaktır... 



beraber sokaklarda şarkılar söyleyip dans ederler... bu esnada JJ yani Jordan prodüktörlerin ilgisini çekmeye başlar....

o artık ünlü ve kalabalık topluluklara şarkılar söyleyen bir Rockstar'dır


Jordan'ın hastanede kurduğu cümle içimize oturdu ve anladık ki hayattaki herşeyin bir can karşılığında anlamsızlaştığı zamanlar var... sevgi hiçbir şeye değişilmiyor...

"çok ünlü olmak istemiyorum, artık acı çekmek istemiyorum"

ROCKSTAR
 masal gibi bir filmdi, müzikleri, renkleri, değişik kültürlere yaptığı göndermeleri, değişik çekim tekniği sebebiyle bir masalı dinler gibi Jordan'ın şöhret yolunda verdiği kayıpları izledik...
filmin yönetmeni İmtiaz Ali iyi iş çıkarmış

Jordan rolünde Ranbir Kapoor, Heer  rolünde Nargis Fakhri var

ve arka planda hindistan, prag, italya :)

uzun bir yoldu, ben sadece bir kısmını aktarmak istedim... geri kalanını izleyeceksiniz... ve çok seveceksiniz...

şimdi filmden bir klip


16 Kasım 2012 Cuma

LA CARA OCULTA (saklı yüz)





perşembe akşamı tv de hiçbirşey olmadığından. ya oturup Fringe izliyoruz ya da film... dün akşam ikimizde dizi izleme havamızda değildik. ne zamandır gerilim filmi izlemek istiyordum... korku değil yalnız, gerilim ! 

böyle gerim gerim gersin azıcık heyecan yaptırsın diyordum, ama gerilim ve korku filmlerinde olayı sadece korkutmak sanan yapımcılar saçma konuları evirip çevirip film yapıyorlar... şans eseri bu filme rastladık. hem aldığı puan fena değildi hemde ispanyol filmiydi... ee daha ne olsundu :P 
ingilizce olmayan filmler bende daha samimi ve doğal olduğu hissini uyandırıyor...



belen... genç bir ayakkabı tasarımcısı, sevgilisi adrian'a öyle aşık ki onun için yaşadığı ülkeyi bile değiştirmeye göze alıyor... her kadın kadar kıskanç...


adrian... kolombiya'daki bir flarmoni orkestrasında şef olması için teklif geliyor ve belen'i de yanına alarak ispanya'dan kolombiya'ya taşınıyorlar... giderken ona söz veriyor, onu yalnız bırakmayacağına hep onunla olacağına...
sözünü tutamıyor ve ufak tefek çapkınlıklarla başlayan bu macera belen'i çok yoruyor... ve onu terk ediyor... ardında hiçbir iz bırakmadan...


tekedilişin üzerinde henüz sadece 2 gün geçmişken adrian gece bir cafe'de tanıştığı garson kız fabiana ile ilişki yaşamaya başlıyor... fabiana adrian'ın belen ile yaşadığı büyük ve esrarengiz eve taşınıyor...
ve adrian'la yaşamaya başlıyor...

fakat evde anlam veremediği bazı olaylar gelişiyor...



klasik perili ev filmlerinden biri sanmıştık bizde , ama öyle değilmiş... biz çok sevdik... sizinde seveceğinizi düşünüyorum... cuma akşamına güzel gider bu akşam alın patlamış mısırınızı oturun karşısına... ve bu harika psikolojik gerilimi izleyin...


15 Kasım 2012 Perşembe

BULUT ATLASI

artık kışın ciddi ciddi gelmesinden mütevellit sinema sezonumuzu açtık... eveet yazın sinemaya gidilmiyor cidden, bu nedenle midir bilinmez, en güzel filmler de hep kışın vizyona giriyor...




bulut atlasını sinemada izleme konusunda bazı tereddütlerim vardı... genelde görsel filmleri sinemada büyük ekranda izlemeyi seviyorum... veya 3 boyutluları...onun dışında sinemaya gitmeyi çok sevsem de gitmiyordum, nedeni çok açık, daha öncede belirttiğim gibi, sinemadaki saygısız insalara tahammülüm yok pek... ben film izlerken gereksiz gürültüyü, konuşmayı ve sürekli alt yazının tam ortasına denk gelen koca kafalı birini hoş göremiyorum :)
bulut atlasını sinemada hafta arası izleyecekseniz bir hususa dikkat etmeniz gerekiyor... film çok uzun, yaklaşık 3 saat sürüyor. ve bizim gibi saat 21:30 da girerseniz gece 00.30 da ancak çıkabiliyorsunuz. evinizde çok yakın değilse en iyi ihtimalle evde olmanız 01:00 :)

çok şükür ki evimize yakındık.


filmde 6 ayrı hikaye var ve ilk 45 dakika birşey anlamadan izliyorsunuz.. zaten benim sinemada izlemeye tereddüt etmemin sebebi de bu yüzden yapılan olumsuz yorumlardı... fakat abarttıkları kadar değil aksine hiç değil... evet bir süre hiçbirşey anlamadan izliyorsunuz bu doğru, ama sonra çözülüyor kafanızda... ve aslında farklı zaman ve mekanlarda geçen 6 ayrı hikayeyi izlediğinizi anlıyorsunuz...


filmin kadrosu oldukça sağlam... zaten bir filmde Tom Hanks varsa baştan bir puan alıyor benden :)


tom hanks dışında şimdi saymaya üşendiğim bi dünya ünlü oynuyor... 

film için ekşi de ve diğer sinema sitelerinde yaptığım araştırmalar sonucu herkese başka birşey anlatmış. ve ya herkes başka birşey almış hikayeden.

bana kalırsa kusursuz bir başkaldırı filmi... nerede ne zaman yaşamış olursanız olun içinde yaşadığınız duruma boyun eğmektense, fitili ateşleyenlerden biri olabilirsiniz...

beni en çok etkileyen gay müzisyenin, gemideki kölenin ve somni'nin hikayesiydi... 

film uzun falan ama sıkmadan izletiyor... oyunculuklar makyajlar herşey şahane.. film bitince bi bekleyin ve ekranda kimin hangi rollere hayat verdiğini izleyin... biz çoğunu tahmin etmemize rağmen bazılarına çok şaşırdık, nasıl bu kadar değişebilir insan pes !! :)
çok keyifli bir filmdi

30 Ekim 2012 Salı

My Name İs Khan

My Name is Khan




oldum olası hint sinemasını merak etmişimdir.. orada çok büyük bir sektör olduğu aşikar... fakat adamakıllı izlediğim tek hint filmi "my name is khan" oldu... ve sanırım başlancıgı en iyisiyle yaptım... şimdi artık hint sinemasına başka bir sempatim var...

her şeyden önce böyle bir filmin en azından birkaç ödülü hakettiğini düşünüyorum...

My Name is Khan
My Name İs Khan; asperger sendromlu müslüman Rizwan Khan'ın hikayesi...
asperger sendromu, sosyal ilişkileri kısıtlayan bir otistik bozukluktur... otizm'in bir çeşidi de diyebiliriz...
asperger sendromuyla ilgili ayrıntılı bilgiyi buraya tıklayarak edinebilirsiniz...
hindistanda, müslüman ve hindu çatışmasının yoğun olduğu dönemde henüz çocuk olan khan, hasta olmasına rağmen çevrede konuşulanlardan ve tavırlardan etkilenmektedir... sorumsuz ve katı bir babası olan khan için annesi kolları sıvar.. anlayışlı ve ileri görüşlü aynı zamanda çocuklarına aşkla bağlı olan anne.. khan'a insanların sadece 2 çeşit olduğunu söyler "iyi insanlar ve kötü insanlar" herşeyi onun anlayacağı en yalın dille anlatmaya çalışan anne, hangi dinden olduğunun bir önemi olmadığını nasihat eder...
 khan büyüyüp annesi öldüğünde amerika'da yaşayan kardeşinin yanına gider... orada gördüğü dul ve hindu bir kadın olan mandira'ya aşık olur... mandira başta bu yakınlığa ciddi bakmasada khan ve oğlunun nasıl uyum içinde olduğunu görünce kabullenir ve onunla evlenmeye karar verir. khankardeşine bu evliliği istediğini anlatacak fakat müslüman olmayan bu kadınla evlenmesi pek hoş karşılanmayacaktır... neticede evlenirler... herşey harikadır... mandira khan'ın hasta olduğunu bilerek onunla evlenmiştir onun bazı eksiklerini tamamlar... khan hastalığı sebebiyle, duygularını belli net belli edemez, ağlayamaz, üzülemez, tanımadığı insanlara dokunamaz, bazı sesler ve renklere takıntılıdır.. yinede evlilikleri güzel gider... ta ki.. 11 eylül 2001 de amerika da ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra müslümanlara olan bakış açısı değişene dek... mandiranın oğlu, khan soyadını aldığı ve üvey babası müslüman olduğu için okulda sürekli taciz edilir... yine bu tacizlerin yaşandığı bir gün kendinden büyük çocuklar tarafından dövülür ve hayatını kaybeder....
mandira artık bu ölümden khan'ı sorumlu tutmaktadır... khan'a "artık gitmeni istiyorum der"
khan ona ne zaman dönebileceğini sorar ve cevabı ; "tüm dünyaya ve hatta amerika başkanına, terörist olmadığını anlatıp ikna ettiğin zaman" olur...

khan bu cevabı ciddiye alır ve yolculuğu başlar...


My Name is Khan


film 3 saate yakın sürüyor.. ama bir sn bile sıkılmadan izliyorsunuz.. mandira'nın oğlunu kaybettiği sahne en dokunaklı sahnelerinden biri... filmde biraz forrest gump biraz yağmur adam aetkileri mevcut... ama din, siyaset ve ırkçılık konularının üzerine çok güzel işlenmiş kült bir film olmaya aday... 

khan tam olarak , insanların sonradan edinilmiş, kin, nefret, aşağılama vb duygulardan arındıktan sonra nasıl bir canlı olduğunun kanıtı...

filmin sloganı haline gelmiş

"benim adım Khan, ben bir terörist değilim" cümlesi aslında tüm filmi özetliyor... 

çok şey söylemek istemiyorum ama 3 saatlik dolu dolu bir film için ancak bu kadar kısa kesebiliyorum :)

izlediğinize kesinlikle pişman olmayacaksınız....

not : bu arada filmin başrol oyuncuları shahrukh khan ve kajol yönetmenimiz karan johar'ın vazgeçilmez oyuncularıymış...
yani bir tim burton vakası daha... nasılki her filminde helena bonham carter ve johnny deep yer alıyorsa...
shahrukh khan ve kajol'da beraber onlarca film çevirmişler

8 Ekim 2012 Pazartesi

127 saat

çok etkilendim.. çok ağladım... çok çaresiz hissettim... sanki o kanyonun arasında ben kalmıştım.. sevdiklerim. annem, babam, eşim, abim, yeğenim herkes geçti gözümün önünden... yaşadıklarım, yaşayacaklarım... bu eğer benim başıma gelseydi, ya eşimin başına gelseydi dedim...

ölümden kötüsü var mı ? varmış...ölümü beklemek... ve filmde bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz... 


james franco'yu çok severim... neden bilmem..gözlerinin içi gülüyor adamın.. böyle gülen insanları severim genelde... bu filmdeki performansını çok beğendim... 


aron doğaya aşık bir dağcı... yürüdüğü toprağı, doğayı, kanyonları, kayaları avucunun içi gibi biliyor... doğayı çok iyi tanıyor.. ama yalnız çıktığı bir yürüyüşte büyük bir kanyonun içine düşüp onunla beraber yuvarlanan kaya ile kanyon arasına sıkışmasına engel olamıyor... çok iyi bildiği , çok sevdiği doğa onun sonunu hazırlıyor
ümitleri tükendiği anda yanındaki kamerasına, ailesine verilmesi için kayıtlar yapıyor


yürüyüşe giderken, bulamadığı için yanına almadığı bir çakının bu kadar önem taşıyacağını bilmiyordu tabi... bunu kör bir bıçakla kolunu sıkışıp kaldığı kayadan keserek çıkarmaya çalışınca bir kez daha anladı...

muslukta boşa damlayıp giden her su damlasının bu kadar değerli olduğunu bilmiyordu aron, yanındaki su tükendiğinde idrarını içmek zorunda kalınca anladı...

annesine ve arkadaşına nereye gittiğini söylemediği için bu kadar pişman olacağını da bilmiyordu... 127 saat, yani 5 gün boyunca düşünecek çok vakti oldu... pişmanlıklarını, hayallerini... keşkelerini...


işte o aron...

Aron Ralston hayali bir kahraman değil...

onun yaşadığı herşey sonuna kadar gerçek... önce kitap, sonra film haline getirildi... filmi izledikten sonra. Aron'un kanyonda kaydettiği gerçek görüntüleri youtube'dan izleyebilirsiniz... yüreğiniz dayanırsa...

film. hikayesi ve sountrack'i herşeyi çok etkileyiciydi...

dido'nun sesinden buraya tıklayarak müziğini dinleyebilirsiniz....

gerçek ve dokunaklı bir hikaye izlemek isterseniz... mendillerinizi hazırlayın...

imdb puanı : 7.8
sinemalar.com puanı : 8.6



2 Ekim 2012 Salı

İNCENDİES ( içimdeki yangın )

İkizler Jeanne ve Simon'u karışık köklerini araştırmak için Orta Doğu'ya göndermek bir annenin son dileğidir. Wajdi Mouawad'ın beğenilen oyunundan uyarlanan Incendies, iki genç yetişkinin köklü nefret, sonu gelmeyen savaşlar ve kalıcı sevgiye yolculuğunu anlatan güçlü ve dokunaklı öyküsüdür


film için sinemalar.com da yazılan özet yukarıdaki gibidir... belki daha fazlasını yazmak yanlış...


bir insan, bir kadın, bir anne, acıya ne kadar dayanabilir ??




eğer ardında onu hayatta tutacak bir umudu varsa, sonsuza kadar.... son nefesini verene kadar dayanır...



user posted image

peki ya hayatta kalma sebebiniz,sizi ölüme götürürse??



incendies... içinizi paramparça edecek bir film... belki uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir yapım... bir festival filmi... 
yönetmen'in filmi hristiyan, müslüman savaşından öte bir yerlere taşıması ve savaşın çok içindeyken, aslında çok dışında birşey izlemenize sebep olması takdiri hakediyor bence...

imdb puanı: 8.1

25 Ağustos 2012 Cumartesi

V FOR VENDETTA



bazen söyleyecek çok şey olduğu için tıkanıp kalırsınız. hiçbirşey söylemez, söyleseniz de yetersiz olacağını bilirsiniz... ben de bu filmden bahsetmek için işte bu yüzden senelerce bekledim... yazdım sildim defalarca... biliyorum bir çoğunuz izlediniz... 

filmin anlatmak istediği esasında bir aşk hikayesi olmasa da. siz de filmin sonunda o yüzünü film boyunca hiç görmediğimiz maskeli adama aşık olmadınız mı ?
aslında orada aşık olunan, maskeli adam değil , bir fikirdi.
 tıpkı filmde dediği gibi "o maskenin altında bir insandan fazlası var.insanlar ölür ve unutulur ama bir fikri öldüremezsiniz, yok edemezsiniz ve yüzyıllar sonra dahi olsa hatırlanmaya devam eder"

konu açısından herkesin tarzı olmasa da şu kadarını söylemeliyim ki, şimdiye kadar izlediğim filmlerden zirveyi kimseye kaptırmayacak olan tek yapım.

ben bir fikre ve bir filme aşık oldum... ilk aşk unutulmaz... :)

izledikten sonra insanda "allaah allaaaaaah" diye bağıraraktan sokaklara fırlamak ve düzene asla boyun eğmemek hisleri uyandıran bir film...

ülkenin şu karmaşık, kötü zamanlarında, izlenmesi belkide sakıncalı olacak bir film...

ister misiniz halkı ayaklandırıyorum, teşvik ediyorum diye beni de toparlasınlar :)

izlerken oyuncuların gerçek kimliklerini unutturan bir film.

örneğin orada bir Natalie Portman yoktu sadece "Evey" vardı. aynen adı olmayan, kendisini "V" diye takdim eden kahramanımız gibi...

bak yine çok şey anlatmak istiyor ama tıkanıyorum..

bence en güzeli bu olsun, boş kafayla ve anlamak için, 1 kere de değil defalarca izlenesi film.....


9 Temmuz 2012 Pazartesi

EJDERHA DÖVMELİ KIZ



ejderha dövmeli kız'ın kitabını okuduktan uzunca bir süre filmini izlememek için direndim aslında... gerek çevreden duyduklarım. gerekse kitaba olan sadakatinden !
film hakkında öyle kötü yorumlar yapılmıştı ki, izleyip kitabı küçültmek istemedim belki... kitabı zevkle okudum. özellikle lisbeth karakterinin kafamda canlanan hayali, çok karakteristik olduğundan, çok iyi yansıtılamayacağını düşündüm. filmin iki versiyonu var. biri isveç, danimarka, alman ortak yapımı, diğeri ise tabiki abd yapımı olan yukarıda afişini de görmüş olduğunuz versiyon... filmin amerika yapımını izledim. zira isveç yapımıyla alakalı yorumlar bundan daha ağırdı :)
filmin muhteşemliği, konunun özgünlüğü tartışılır ama, benim hayalimdeki lisbeth'le, filmdeki lisbeth neredeyse birebir aynıydı.. bu sebeple sanki kendi yönettiğim bir filmi izliyor hissine kapıldım. ve filmden çok zevk aldım.
yapılan ağır yorumlar, filmi karalayanlar da kusura bakmasınlar. ben çok beğendim. ayrıca onların neyi beğnmediğini de anlamadım...

filmin isveç te geçiyor olması da artı bir sebep... soğuk memleketleri seviyorum arkadaş. ver bana isveç, norveç, sibirya falan. giyeyim yapay kürkümü akşama kadar sokaklarda fink atayım. norveç'li balıkçılarla ahbap olayım, onlara neutrogena yerine yılların eskitemediği arko kremi önereyim. "ananem bile bunu kullandı" diye anlatayım...

neyse konuya dönelim...

isveç yapımını izlemedim ama filmin resimlerinden anladığım kadarıyla isveç yapımındaki  lisbeth çok çakma olmuş kusura bakmayın şimdi :)
zira abd yapımı lisbeth karakterine can veren Rooney Mara 'nın orjinal halini gördükten sonra nasıl evrimleştiğine baya şaşırdım.
neticede kitabı okuyun veya okumayın izlemeye değer bir film olduğu kesin.



7 Haziran 2012 Perşembe

the grey (gri kurt)

uzun zamandır film izleyemiyorum.. zaten yakında sezon finali yapıcam artık :P eee yazın bu sıcağında evde film izleyip oturacak halim yok değil mi ? (hayır sanki yapacak daha iyi bir planım varmış gibi )


en son gri kurt'u izledim... beklentim çok yüksekti neden bilmem. konu tam benlik, yaşam savaşı falan, düşen uçak ! tam benlik yani.. uçaklar düşsün ben zaten bin bir sıkıntıyla bindiğim uçağa bi daha hiç binmeyeyim. :/


anladığınız üzere, filmde, kuzey kutbunda petrol çıkaran bir firmanın çalışanlarını evlerine götürmek üzere yola çıkan uçağın düşme hikayesi var.


uçaktan sağ kurtulmayı başaran 7 adam, her yanı karlarla kaplı ve hiçbir yaşam belirtisi olmayan bir dağ başında , hayatta kalma savaşı verirler, fakat gece olunca hiç hesaba katmadıkları bir durumla karşılaşırlar. kurtlar !


adamların sonlarını kurtlar mı, soğuk mu, yoksa açlık mı getirecek. kimler hayatta kalacak kimler yenik düşecek, kurtarılacaklar mı ?


tüm bu soruların yanıtını tabi ki filmi izleyerek öğreneceksiniz.


benim beklentim çok büyüktü dediğim gibi, bence siz bu kadar büyük beklentiler içine girmeden izleyin. mesela ben film bittiğinde bir süre daha öylece ekrana bakakaldım.. hani öyle filmler vardır ya. o biter ama siz bitiremezsiniz.


neticede anladığım bir şey var, benim yüreğim artık acıklı hikayelere dayanamıyor :( yaşlanıyor muyum nedir, anlamadım ama. en kötüsünü bile izlesem bir kaç gün etkisinde kalıyorum maalesef.


yaşım ilerledikçe, normalde çokta sevmediğim komedi filmlerini izlemeye başlayacağım, içim sadece onu kaldıracak sanırım...


dün akşam o gudubet güney'in (kuzey güney) babasına hesap sorduğu anlarda bile gözlerim dolduysa ona bile acıdıysam. vay bana vaylar banaaaa :(