gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2013 Cuma

julia'nın gözleri

feci şekilde şifayı kaptım ve bu yıl, 354785. kez şifayı kaparak tarihe adımı altın harflerle yazdırdım...katır gibi sağlıklı bir insanın bu yıl her ay periyodik olarak hasta olması ironik... 

bu arada hasta olmaya neden şifayı kapmak deniyor o daha da ironik... şifa ve hastalık ilginç 

velhasıl, zamanında izlediğim ama sizlerden sır gibi sakladığım bir filmden, daha doğrusu filmin bana öğrettiği bir gerçekten bahsedeceğim bu gün.

bu cuma size şarkı yok ! biraz felsefik biraz dramatik bir yazı olacak hazırmısınız ! :P

filmimiz "Julia'nın gözleri"  yani orjinal adıyla "los ojos de julia" türü çoğu insana göre gerilim. bana göre değil ! 

julia'nın genetik bir göz rahatsızlığı vardır, ablası da aynı rahatsızlık yüzünden sonunda kör olmuş ve bir şeyler onu intihara sürüklemiştir... 

julia yalnız yaşayan ablasının neden intihar ettiğini araştırmak için onun yalnız yaşadığı eve doğru  yola çıkar. 
fakat julia her geçen gün daha az görmeye başlar, ablasının yaşadığı evde daha ilk günlerden yolunda gitmeyen birşeyler olduğunu anlar, evde yalnız değildir ! hatta hiçbiryerde yalnız değildir. varlığını sadece onun hissettiği ama kimsenin görmediği biri daha vardır.

filmin konusundan uzun uzun bahsetmektense bana hissettirdiklerini aktarmak istiyorum... 

julia'nın filmde ısrarla varlığından bahsettiği adam yada insanlar gerçek hayatta da var malesef.

neden maalesef ? çünkü gerçekten bu insanlar aslında iç parçalayan hayatlar yaşarlar, belki kendi çaplarında küçük mutlulukları başarıları vardır, belki kendi üzüntüleri.... ama onları kimse farketmez, kimse görmez, kimse onların ne hissettiğiyle ilgilenmez ve anlamaya çalışmaz, onlar diğerleri için yoktur aslında,

olur ya, bazen bir şirkette, bir toplulukta beraber yanyana otursanız bile 2. kez görseniz hatırlamayacağınız insanlar.

beraber çalıştığınız insanları düşünün, bazılarının işten ayrıldığını haftalar sonra biri size onunla alakalı birşey sorduğunda farkedersiniz... işte o insanlar...

farkedilmemek bazen kişinin kendi seçimi bile olabilir...

silik olmak....

ama mutlaka sizi farkeden 1 kişi dahi olsa olacaktır.

çoğu yorumda;

"izlediğim en iyi korku filmiydi" gibi yorumlar yapılmış olsada, julia'nın gözleri bence bir dram...

 ve şimdiye kadar neden bahsetmedim bilmiyorum ama, izlemeye değer bir film... farkındalığınızı arttıracak bir yapım.. bu akşam için iyi gidebilir...

çevrenize daha dikkatli bakın :)

16 Ocak 2013 Çarşamba

RED LİGHTS (MEDYUM)

bu ara kafam çok dolu... sürekli birşeyler planlıyorum içeride :)  şimdilik sır...

havalar malumunuz tam battaniye altına girip, koca bir kase patlamış mısırı alıp film izleme havası. ama biz bu zamanı çalışarak değerlendiriyoruz...

film izlemek te hafta sonuna kalıyor....

geçen hafta Robert De Niro'nun yeni filmini izledik.

 
film, kendini, medyumların ya da medyum olduğunu söyleyerek insanların duygularını sömürenlerin foyalarını ortaya çıkarmaya adamış bir emekli doktorun ve onun asistanının hikayesini anlatıyor...
margaret ve tom medyumluk yaptığını ve psişik olduğunu iddia eden insanları seans esnasında gözlemler ve hangi hileleri yaptıklarını okulda ders olarak öğrencilerine aktarır

 

dünyanın konuştuğu ünlü bir medyum olan Simon Silver  30 yıl aradan sonra sahnelere geri döner, Tom çok ısrar etse de Margaret, Silver'ın hilelerini ortaya çıkarmaya yanaşmaz

 

çünkü margaret yıllar önce bunu denemiş ama büyük bir şok yaşamıştır... silver onu en hassas noktasından yakalamıştır... margaret tekrar korkularıyla yüzleşmek istemez. fakat Tom, ısrarla silver'ı da incelemek ister... en sonunda tek başına bu yola çıkar...



fakat Tom bu uğurda başına geleceklerden habersizdir... 

süpriz sonlu, seyirciyi şaşırtan "red lights" beyaz perde de beklenen etkiyi yarattı mı bilmem ama, benim beklentimin biraz altında kaldı...
gerçekten değişik ve özgün bir senaryo izleyeceğimi düşünmüştüm fakat filmde yer yer "prestij" etkileri görmedim değil :) 

yine de robert de niro'nun hatrına izlenir... 

ha bir de, İnception ve benzeri bir çok ünlü filmin yönetmeni Cristopher Nolan'ın çoğu filminde ufakta olsa yer verdiğini düşündüğüm Cillian Murphy (Tom) var...
kendisini ilk kez, en sevdiğim zombi filmi olan "28 days later" başrolünde izlemiş ve hayran olmuştum. değişik yüz hatları ve sürekli ağlamak üzere gibi bakan gözleriyle favori aktörlerimdendir :)

16 Kasım 2012 Cuma

LA CARA OCULTA (saklı yüz)





perşembe akşamı tv de hiçbirşey olmadığından. ya oturup Fringe izliyoruz ya da film... dün akşam ikimizde dizi izleme havamızda değildik. ne zamandır gerilim filmi izlemek istiyordum... korku değil yalnız, gerilim ! 

böyle gerim gerim gersin azıcık heyecan yaptırsın diyordum, ama gerilim ve korku filmlerinde olayı sadece korkutmak sanan yapımcılar saçma konuları evirip çevirip film yapıyorlar... şans eseri bu filme rastladık. hem aldığı puan fena değildi hemde ispanyol filmiydi... ee daha ne olsundu :P 
ingilizce olmayan filmler bende daha samimi ve doğal olduğu hissini uyandırıyor...



belen... genç bir ayakkabı tasarımcısı, sevgilisi adrian'a öyle aşık ki onun için yaşadığı ülkeyi bile değiştirmeye göze alıyor... her kadın kadar kıskanç...


adrian... kolombiya'daki bir flarmoni orkestrasında şef olması için teklif geliyor ve belen'i de yanına alarak ispanya'dan kolombiya'ya taşınıyorlar... giderken ona söz veriyor, onu yalnız bırakmayacağına hep onunla olacağına...
sözünü tutamıyor ve ufak tefek çapkınlıklarla başlayan bu macera belen'i çok yoruyor... ve onu terk ediyor... ardında hiçbir iz bırakmadan...


tekedilişin üzerinde henüz sadece 2 gün geçmişken adrian gece bir cafe'de tanıştığı garson kız fabiana ile ilişki yaşamaya başlıyor... fabiana adrian'ın belen ile yaşadığı büyük ve esrarengiz eve taşınıyor...
ve adrian'la yaşamaya başlıyor...

fakat evde anlam veremediği bazı olaylar gelişiyor...



klasik perili ev filmlerinden biri sanmıştık bizde , ama öyle değilmiş... biz çok sevdik... sizinde seveceğinizi düşünüyorum... cuma akşamına güzel gider bu akşam alın patlamış mısırınızı oturun karşısına... ve bu harika psikolojik gerilimi izleyin...


8 Ekim 2012 Pazartesi

127 saat

çok etkilendim.. çok ağladım... çok çaresiz hissettim... sanki o kanyonun arasında ben kalmıştım.. sevdiklerim. annem, babam, eşim, abim, yeğenim herkes geçti gözümün önünden... yaşadıklarım, yaşayacaklarım... bu eğer benim başıma gelseydi, ya eşimin başına gelseydi dedim...

ölümden kötüsü var mı ? varmış...ölümü beklemek... ve filmde bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz... 


james franco'yu çok severim... neden bilmem..gözlerinin içi gülüyor adamın.. böyle gülen insanları severim genelde... bu filmdeki performansını çok beğendim... 


aron doğaya aşık bir dağcı... yürüdüğü toprağı, doğayı, kanyonları, kayaları avucunun içi gibi biliyor... doğayı çok iyi tanıyor.. ama yalnız çıktığı bir yürüyüşte büyük bir kanyonun içine düşüp onunla beraber yuvarlanan kaya ile kanyon arasına sıkışmasına engel olamıyor... çok iyi bildiği , çok sevdiği doğa onun sonunu hazırlıyor
ümitleri tükendiği anda yanındaki kamerasına, ailesine verilmesi için kayıtlar yapıyor


yürüyüşe giderken, bulamadığı için yanına almadığı bir çakının bu kadar önem taşıyacağını bilmiyordu tabi... bunu kör bir bıçakla kolunu sıkışıp kaldığı kayadan keserek çıkarmaya çalışınca bir kez daha anladı...

muslukta boşa damlayıp giden her su damlasının bu kadar değerli olduğunu bilmiyordu aron, yanındaki su tükendiğinde idrarını içmek zorunda kalınca anladı...

annesine ve arkadaşına nereye gittiğini söylemediği için bu kadar pişman olacağını da bilmiyordu... 127 saat, yani 5 gün boyunca düşünecek çok vakti oldu... pişmanlıklarını, hayallerini... keşkelerini...


işte o aron...

Aron Ralston hayali bir kahraman değil...

onun yaşadığı herşey sonuna kadar gerçek... önce kitap, sonra film haline getirildi... filmi izledikten sonra. Aron'un kanyonda kaydettiği gerçek görüntüleri youtube'dan izleyebilirsiniz... yüreğiniz dayanırsa...

film. hikayesi ve sountrack'i herşeyi çok etkileyiciydi...

dido'nun sesinden buraya tıklayarak müziğini dinleyebilirsiniz....

gerçek ve dokunaklı bir hikaye izlemek isterseniz... mendillerinizi hazırlayın...

imdb puanı : 7.8
sinemalar.com puanı : 8.6



7 Haziran 2012 Perşembe

the grey (gri kurt)

uzun zamandır film izleyemiyorum.. zaten yakında sezon finali yapıcam artık :P eee yazın bu sıcağında evde film izleyip oturacak halim yok değil mi ? (hayır sanki yapacak daha iyi bir planım varmış gibi )


en son gri kurt'u izledim... beklentim çok yüksekti neden bilmem. konu tam benlik, yaşam savaşı falan, düşen uçak ! tam benlik yani.. uçaklar düşsün ben zaten bin bir sıkıntıyla bindiğim uçağa bi daha hiç binmeyeyim. :/


anladığınız üzere, filmde, kuzey kutbunda petrol çıkaran bir firmanın çalışanlarını evlerine götürmek üzere yola çıkan uçağın düşme hikayesi var.


uçaktan sağ kurtulmayı başaran 7 adam, her yanı karlarla kaplı ve hiçbir yaşam belirtisi olmayan bir dağ başında , hayatta kalma savaşı verirler, fakat gece olunca hiç hesaba katmadıkları bir durumla karşılaşırlar. kurtlar !


adamların sonlarını kurtlar mı, soğuk mu, yoksa açlık mı getirecek. kimler hayatta kalacak kimler yenik düşecek, kurtarılacaklar mı ?


tüm bu soruların yanıtını tabi ki filmi izleyerek öğreneceksiniz.


benim beklentim çok büyüktü dediğim gibi, bence siz bu kadar büyük beklentiler içine girmeden izleyin. mesela ben film bittiğinde bir süre daha öylece ekrana bakakaldım.. hani öyle filmler vardır ya. o biter ama siz bitiremezsiniz.


neticede anladığım bir şey var, benim yüreğim artık acıklı hikayelere dayanamıyor :( yaşlanıyor muyum nedir, anlamadım ama. en kötüsünü bile izlesem bir kaç gün etkisinde kalıyorum maalesef.


yaşım ilerledikçe, normalde çokta sevmediğim komedi filmlerini izlemeye başlayacağım, içim sadece onu kaldıracak sanırım...


dün akşam o gudubet güney'in (kuzey güney) babasına hesap sorduğu anlarda bile gözlerim dolduysa ona bile acıdıysam. vay bana vaylar banaaaa :(

26 Şubat 2012 Pazar

the skin i live in




efeniiim nicedir filmlerden konuşmuyoruuuz... ve konuşacak doğru bir filmi bulamıyoruz belkide.

sevgili Almadovar'ın filmi "the skin i live in" yani türkçe ismiyle "içinde yaşadığım deri" uzun süredir izlemek istediğim ama iş yoğunluğundan fırsat bulamadığım bir filmdi kendisi. nihayet bu akşam izledim ve hemen gecenin bu saati yorumlamak istedim...

bazen herhangi bir filmi değil. düpedüz yönetmeni izlersiniz filmlerde... mesela "luc besson" filmlerini kimse söylemese de anlarım... hadi "tim burton" çok bariz hepimiz anlarız değil mi? "stanley kubrick" filmleri de şahsına munhasır filmlerdir, düzenlidir, titizdir, dağınıklığın bile bir düzeni vardır... "innaritu" dedinmi, bir aile faktörü bir dram girer işin içine, keşisen hayatlar vs... peki "almadovar" ? izlediğiniz herhangi bir ispanyol filminde, gay'ler sapkın ilişkiler var ise o kesin "almadovar" filmidir... öyle pis ilişkiler, öyle sapkın fikirler koyarki ortaya, içiniz kalkarak izlersiniz ama yinede izlersiniz...

bu filmin konusundan hiç bahsetmeyeceğim. çünkü birde böyle bir tarafı var onun filmlerinin, anlatsan anlatılmıyor arkadaş ! izlenmesi lazım... yani ben size filmin sonunu anlatmadan filmden bahsetsem, bi cacık anlamazsınız o derece :)

bu arada benim tavsiyem, bu filmi izleyecekseniz başka sitelerdeki yorumları da okumayın derim zira spam içeren yorumlar, filmin tüm büyüsünü alıp götürecektir...

almadovar'ın çocukluğuna inilse çıkacak şeyler karşısında doktorun bile buhrana sürükleneceğine iddiaya girerim... ama ve lakin bu muhteşem filmler yapabilmesini engellemiyor işte... bu film bence gerçekten iyi bir film... filmde her karakterin yerine koyuyorsunuz kendinizi... kim haklı kim haksız bilemiyorsunuz... aynen "old boy" gibi. bak o filmden de bahsetmemiştim değil mi ? neyse o da bi dahaki sefere...

intikam filmlerini sevenlere gelsin o zaman... sevmeyenlerde izlerse sevmeye başlayabilirler... izleyin izlettirin.. değişik yapımlar görmeyi özlediyseniz, kesinlikle bu filme şans verin...

19 Aralık 2011 Pazartesi

LOFT (çatı katı)


hanımlaaaar, alın kocalarınızı yanınıza oturtun ve bu filmi izletin. bakalım izledikten sonra aldatmaya cesaret edebilecekler mi :P

efendim zaten erkek milletine güven olmaz, bu filmde iyice anlıyoruz ki en "aldatmam ben" diyeni bile yoldan çıkaracak bir kadın vardır, amaa ne demişler g.te giren şemsiye açılmazmış :D

filmimiz 5 arkadaşın hayatını altüst eden bir aldatma hikayesi.

kahramanlarımızdan mimar olanı bir çatı katı yapar ve anahtarlarını diğer dört arkadaşına verir. burası onların gizli yuvası olacaktır. ufak kaçamakları karılarından gizli yapabilecekleri ve sadece beşinin bildiği gizli bir çatı katı.

bazıları karısını daha önce hiç aldatmamış ve kesinlikle aldatmayı düşünmemelerine rağmen anahtarı alırlar...

bir sabah kahramanlarımızdan biri çatı katına gittiğinde içeride yatakta ölü bir kız ve başucunda kendi kanıyla yazılmış latince bir not görür, hemen diğerlerine haber verir 5 arkadaş evde toplanırlar ama kızı hiçbiri tanımamaktadır. bu evin sadece 5 anahtarı vardır ve 5 arkadaşın dışında hiçkimse bu evi bilmemektedir.

kızın kim olduğu, nasıl oraya geldiği, bir eli yatak başına kelepçeli ve çıplak halde kanlar içinde yatakta neden yattığı sırrını korurken, arkadaşlar çoktan birbirini suçlamaya başlamıştır bile. hepsi sözde mutlu ve sorunsuz giden evliliklerini riske atmamak için birbirlerini suçlayıp bu durumdan sıyrılmaya çalışacaktır..

kusursuz planın olmadığını yüzümüze vuran filmde bir çok açık nokta ve hata olsa da, sonuna kadar merak içinde izletiyor kendini.

kendimce gördüğüm hataları burada anlatmak,spoiler içereceğinden susuyorum fakat esas yazılacak şeyler bunlar bence :)

film belçika yapımı. Hollywood filmi izlemekten sıkıldığımdan mıdır bilmiyorum ama değişik ülkelerin yapımlarını izlemeyi seviyorum... konular benzer olsa da karakterlerin renkleri farklı oluyor bir kere... ve çoğu zaman daha güzel de oluyor :)

29 Kasım 2011 Salı

The Thing


merhabalar sayın okur, bugünlerde biraz zor günler geçiriyorum... fizyolojik psikolojik vs vs...
geçen yıl tam da bu zamanlarda yaşadığım bir sıkıntı tekrar etti hatta geçen yıl aynı gün burada bahsettiğim, adını da Trevor Reznik sendromu koyduğum (makinist filminde uyuyamama hastalığına yakalanan karakter) bu rahatsızlık, yine tamda aynı tarihlerde nüksetti. çok garip değil mi ? aynı tarihte aynı sıkıntı... her neyse, yine uykum gelsin diye elimden geleni yapıyorum yine, filmler izliyorum tv de gündüz kuşağında izlediğim ne varsa gece tekrar geçiyorum yani...

geçen gece yine sırf uykum gelsin diye konusuyla çokta ilgilenmeden, hatta saçma olsun da sıkılıp uyuyayım diye özellikle açtığım bir filmden bahsetmek istiyorum...

the thing (şey)

film antartika da buzulların arasında bulunan bir canlının araştırılmasıyla başlayan olayları konu alıyor... bu şey yaklaşık 100 bin yıldır bir buz kütlesinin içinde hapsolmuştur. bir grup bilim adamı onu olduğu yerden çıkarır...

not: aslında yaratıklı filmleri hiç sevmiyorum ben, Alien tarzı filmler benim tarzım değil... yapay geliyor bana, birde bu yaratıklar bi şekilsiz bi tipsiz oluyorlar ki anlatamam. bari diorum; yaratık olsun hobi olarak yine olsun ama yakışıklı falan yapsınlar da izlenir kılsın biraz filmi...

neyse efenim bir kalıp buz içinde araştırma merkezine getirilen bu şey, birden gece yarısı buzu kırarak kaçar, bütün mevzu bundan sonra başlar işte, bu yaratık dokunduğu insanların bedenine bürünüp herkesi kandırabilme özelliğine sahiptir.
esasında atladığım bir şey var, bu yaratığın bulunduğu yerde buzulların 200 metre altına kadar uzanan bir çatlak oluşur ve o esnada o çatlağın altında kocaman bir uzay mekiği bulunur, bu yaratık muhtemel uzay mekiğinden çıkmış ve kurtulmaya çalışırken buz tutmuş ve hapsolmuş olduğu düşünülmektedir.

filmin kurgusu güzeldi ve sonuna kadar uyumadan izledim :)

yaratıklı olması dışında beni rahatsız eden birşey yoktu. bu arada The Thing 1982 yılında çevrilen aynı isimli diğer filmin başlangıcını anlatıyor... 82 yapımında gelişen olayların nasıl başladığını anlatan bir film, güzel kurgulanmış...

anlamadığım tek nokta: bu ecüş bücüş, kolu bacağı neresi, götü başı neresi belli olmayan o yaratıklar, insan üstü teknolojiyle üretilmiş o uzay mekiğini nasıl kullanıyorlar ki :/ ilginç :P

20 Kasım 2011 Pazar

the fourt kind


uzuuunca bir film arasından sonra tekrar merhaba sayın okur ! türkiye'nin içinde bulunduğu durumu izlemekten, film izlemeye fırsat bulamadık bir süre... neyse ki hayat yavaştan türkiye için normale dönüyor... benim için ise durum aynı :) ama yine de görev beklemez ve film izleyip aktarmaya kaldığım yerden devam etmeli :)

bu film hakkında söylenecek çok şey var aslında... dün akşamdan beri anlatıp anlatmamakta kararsız kaldım... ama bu blogun amacı sadece filmleri olduğu gibi aktarmak değil, kopyala yapıştır hiç değil... ben burada tamamen filmin konusu dışında kendi fikirlerimi de paylaşıyorum.

film kesinlikle önerilecek bir film, yani asla kötü bir film değil, oyunculuk bakımından çok fazla eleştiremiyorum çünkü konu o kadar ilgi çekiciydi ki oyunculuğa odaklanamıyorsunuz...

yıllardır klişe korku filmleri izleyip duruyoruz, artık izleyici kormak için daha gerçekçi şeyler daha farklı senaryolar görmek istiyor. yapımcılar da bunun farkında ki, filmin başında başrolde dr. Abigail Tyler'ı canlandıran Milla Jovovich ekranın önüne geçip aynen şöyle diyor;

- Ben Milla Jovovich bu filmde Dr. Abigail Tyler'ı canlandırıyorum, film 1989 yılında Alaska'nın Nome bölgesinde yaşanan gerçek bir olayı anlatmaktadır, bazı kişilerin isim ve meslekleri değiştirilmiştir. filmde yaşanan olayın bazı gerçek polis ve doktor kayıtları kullanılmıştır. vs vs vs.

sonra film başlıyor, anafikir uzaylılar gerçekten var mı ? yok mu? filmde anlatılan ve gerçek kayıtlarda paylaşılana göre uzaylıların gerçekten var olduğu ortada. hatta doktor'un aniden ortadan kaybolan ve şimdiye kadar bir izi bile bulunmayan küçük kızını da bir polis kamerasının kaydına göre uzaylılar kaçırıyor.

yani film boyunca kurgunun yanında size gerçek görüntüleri de sunuyor, polis kamerasına gelen görüntüler, psikoloğun seans esnasında kaydettiği kamera kaydı. yine gerçek Abigail Tyler'ın ses kaydı yaptığı esnada kasede farkında olmadan kaydettiği garip anlamsız konuşma sesleri, bunların hepsini bize gösteriyor.... ayrıca gerçek Abigail Tyler'ın film boyunca bir üniversite ile yaptığı programdaki anlatımıyla devam ediyor film, yani gerçek doktor filmi anlatıyor ama Milla Jovovich canlandırıyor gibi.

filmde kurgunun yanında gerçek görüntüler de gösterildiğinden film izler gibi değil de belgesel izler gibi izliyorsunuz... bu açıdan çok güzel.

şimdi sadede gelelim, film sadece film olarak yapılsaydı tabi ki bu kadar ilgi çekmeyecekti 10 milyon dolar maliyet karşısında 25 milyon dolar gişe de yapmayacaktı, sıradan korku filmleri kategorisinde kaynayıp gidecekti, gerçek görüntüleri kullanmak (veya gerçek olduğuna inandırılmaya çalışılan) çok yerinde bir pazarlama mantığı olmuş, amacına ulaşmıştır, yapımcılar filmin gerçekliğine inandırmak için bizimle sadece gerçek görüntüleri paylaşmışlar ama bir noktayı atlamışlardır elbet diye düşünüyorsanız bu konuda da titiz davranılmış, gerçekten böyle bir doktor var mı diye araştırıldığında gerçekten var olduğuna şahit oluyorsunuz, doktorun kendine ait bir sitesi alaska psikologlar birliği sitesinde de yine adının geçtiğini görüyorsunuz, işte araştırmanızı burada noktalandırırsanız filme gerçekten inanır, hatta uzaylıların sizi kaçıracağı günü çaresizlikle beklemeye bile başlarsınız, ama hayır, bu iki internet sitesininde (abigail tyler ve alaska psik. birliği) domain adreslerinin, film gösterime girmeden 1 ay önce alınmış olması sizce de garip değil mi ? hadi onuda geçelim de gerçek doktor Abigail diye gösterilen görüntülerdeki kadının, aslında Charlotte Milchard adında bir aktris olması garip değil mi ?

neticede böyle bir olayın asla yaşanmadığı ve filmin tamamen kurgulardan ibaret olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkıyor, iyi ki de çıkıyor çünkü öyle ir olay gerçekten yaşanmış olsa şuan hala "yusuf yusuf " durumunda benide "uzaylılar ne zaman kaçıracak diye bekliyor olurdum" :)

yine de izleyin değişik olur :P

onu bunu geçelim de filmde inandığım tek nokta sümerlerin dehşetengiz yaşayış biçimleri. araştırmaya değer bence, hatta hafta arası kitapçıma gidip bununla alakalı kitap dergi vs ne varsa toplamayı düşünüyorum...


18 Ekim 2011 Salı

wrecked


hava ne kadar soğudu değil mi? evin içinde klima çalıştığı halde battaniyenin altından çıkamıyorum... zira son zamlardan sonra en azından kasıma kadar doğalgazı açmama kararı aldım ama bu şekilde astarı yüzünü geçecek gibi :)

evde yapacak onca iş olmasına rağmen 4 gündür belimi incittiğim için yatağa mahkumum... bu zamanı ancak film izleyerek doldurabilirdim... benden de başka türlüsünü beklemiyordunuz sanırım :)

size önereceğim film aslında imdb den çok puan almamış... fakat ben sevdim. belkide başrol'ün Adrien Brody'e ait olması sevdirdi, belkide çok detay olmaması, ve ya hayatta kalma mücadelelerini oldum olası sevmemle alakalı... film şöyle ;

ormanda enkaz halindeki bir arabanın içinde bacaklarınız sıkışmış vaziyette uyanıyorsunuz ve hiçbirşey hatırlamıyorsunuz, arabada arka koltukta yine kim olduğunu hatırlayamadığınız bir ceset ve şöför koltuğundan dışarı savrulmuş bir başka ceset daha var... yanınızdakileri, oraya nasıl geldiğinizi, kazayı ve en kötüsü kim olduğunuzu hatırlamıyorsunuz... tek yapılması gereken bu derin ormanda hayatta kalabilmek, ormanın karanlığı, vahşi hayvanlar ve tutmayan bacaklarla bu mücadele nereye kadar devam eder, hayatta kalabilir mi yoksa yemmi olur, tüm bunların dışında kimdir bu adam? hepsi bir sır... filmin sonu yine süprizli...

herkesten tam puan almasa da beni sonuna kadar izlettiren ve bence izlemeye değen bir film...

11 Ağustos 2011 Perşembe

hide and seek (saklambaç)


bir süredir fragman paylaşmadığımı farkettim... fragmanlar film hakkında artı bir fikir verdiği için bende mutlaka bir filmi izlemeden fragmanına bakarım

2005 yapımı olan saklambaç, başarılı bir sosyolog olan david ve küçük kızı emily'nin hikayesi...

David'in eşi ortada hiçbir neden yokken kendisini öldürür... bu olay küçük emily'nin hayatını altüst eder ve emily adeta hayata küser...

david emily'nin annesiyle beraber yaşadıkları evde kalmanın çocuk için kötü olacağını düşünerek, kırsalda bir eve taşınır... fakat emily garip davranışlar sergilemeye başlamıştır... kimsenin görmediği bir hayali arkadaşı vardır, david olaya bir sosyolog gibi yaklaşıp buna küçük kızın yaşadığı travmanın sebep olduğunu düşünür ve kızını bir çocuk psikolojisi uzmanına götürmektense evde kendisi gözlemlemeyi tercih eder... fakat hayali arkadaş charlie'nin yaptıkları artık dayanılmaz hale gelmiştir... david bu arkadaşın gerçekten hayali mi? yoksa kendini göstermekten sakınan birimi olduğundan şüphe duymaya başlar...

yine aradım buldum size süpriz sonlu bir gerilim filmi anlattıııım... bunun sonu gerçekten süpriz bir son, hemde 1 değil 2 süpriz sonu var filmin... hadi bulun izleyin :)

8 Ağustos 2011 Pazartesi

unknow (kimliksiz)


dr. Martin Harris bir konferansa katılmak için karısıyla Berlin'e gider fakat tam otele girecekken çantalarından birini havaalanında unuttuğunu farkeder. hemen orada bir taksi çevirir ve karısına bile söylemeden, havaalanına geri dönmek üzere yola çıkar... fakat yolda bir kaza geçirir ve komaya girer... komadan 4 gün sonra uyanır... bazı şeyleri anımsamakta güçlük çeksede zamanla parçalar birleşir ve karısının daha önce hiç gelmedikleri bu yabancı şehirde yapayalnız kaldığını hatırlar... hastaneden çıkar ve yerleşecekleri otele gider konferans başlamak üzeredir... yanında hiçbir kimlik pasaport vs olmadığından otele kabul edilmez... o esnada salonda karısını görür ve görevlilere onunla görüşmek istediğini söyler... görevliler kabul eder ve onu karısının yanına götürürler... fakat karısı onu tanımaz... dr Martin 'in şok olur fakat esas şok edici olay karısının yanına gelip gerçek Martin Harris olduğunu iddia eden adamdan sonra yaşanır... karısı başka bir adamla beraber arkasını döner ve gider dr. neler olduğunu anlayamaz....

film bol miktarda aksiyon ve garip olaylar silsilesi içermekte... sonu süprizli yine... her ne kadar benim açımdan açık kalan bir çok nokta olsada (ki o noktaları söylemem filmin sonu hakkında tüyo verir) yinede güzel filmler arasında benim için...

üzerinizde kimliğiniz veya kimliğiniz yerine geçen hiçbir belge yokken, ve en yakınınız, eşiniz sizin siz olduğunuzu inkar ediyorken, üstelikte başka biri sizin kimliğiniz ve bütün yasal belgelerinizi üstlenmişken, insanları kimliğinize nasıl ikna edersiniz?

filmi izlerken çoğu yerde ben olsam şöyle yapardım diyeceksiniz... zaman zaman da şüpheye düşeceksiniz... şimdiden iyi seyirler...

26 Temmuz 2011 Salı

the game


bu filmi izlemeyeniniz kalmışmıdır bilmem ama... olur ya zamansızlıktan veya ihmalde izlemeyenler için bikaç kelam etmek istedim... The Game bir başyapıt... ölmeden önce izlenmesi gereken 100 filmden biri...

Nicolas işkolik ve sevgisiz bir işadamıdır... hayatta olan tek yakını erkek kardeşi Conrad ise uyuşturucu bağımlısıdır ve tedavi olmaktadır... Nicolas'ın doğum gününde birden ortaya çıkan kardeşi bu herşeye sahip adama öyle bir hediye verir ki...

hala bu filmi izlemeyen varsa daha fazla vakit kaybetmesin derim... herkesin sonunda kendinden birşeyler bulabileceği bir film bu... pişman olmadan yapılması gerekenleri anlatan bir film... hem eğlenceli hem gerilim dolu hem duygusal bir film... izleyin izleyin... :D

15 Mayıs 2011 Pazar

aphabet killer


sayın okuyucular günler günler geçti simone neler yaptı bi bilseniz ağzınız düşer şaşkınlıktan küçük dilinizi yutar sonra emin değilim ama altınıza bile kaçırabilirsiniz, demeyi ve hatta bunları size yaşatacak şeyler anlatmayı inanın yürekten isterdim... ziraa tek yapabildiğim televizyon izlemek :(

ve zaten benim işim de bu değilmi... ya da siz işimin bu olduğunu düşünecek kadar film ve tv yorumu duymuyormusunuz benden.. evet... diyorumki ben aslında sinemayla falan ilgilenmeliydim filmler çekmeli yorumlar yapmalı veya oynamalıydım... enerjimi dökmeliydim bi şekilde.. olmadı kısmet... artık mahalli kısa film yarışmalarıyla avutacağız kendimizi...

tamam sadede geliyorum... nam-ı diğer alfabe katili isimli bu filmi.. diğerleri gibi çok sevdiğimden ve çok beğendiğimden yazmıyorum şuan...

filmi satürn de sepete dökülmüş filmler arasında sadece 2,5 tl fiyatıyla öyle yalnız ve çaresiz görünce benmde yalnızlığımı paylaşır belki, üstelik de gerilimmiş, o kadar yalnızımki evin içinde doğa üstü bişilerin dolaştığını bile farketsem sevinecek durumdayım diye kendimi bu zorlama yöntemle almaya ikna ettim...

daha film yeni başlamıştıki ekranda meltem cumbul'u görünce, komşunun kızı gülseren'i görmüş gibi bir mutluluk kapladı içimi (evet cidden yalnızım ben)

meltem cumbul'un bu vasatın üzerine çıkmayacak bilmem kaçıncı sınıf bir yabancı filmde oynadığını görmek bana gurur verdi...

bunun dışında film fiyatını hakedecek kadar acayp :D yani ben şimdi bişeyi anlamadım, filmde iki ayrı konu var ve gerçekten filmin hangisinin üzerine kurgulandığını bir türlü anlayamıyorsunuz.

amaaan neyse cnm almaya değmez... haa meltem cumbul'u bi hollywood yapımında sadece 2 dk görmek isterseniz buyrun izleyin...

10 Mayıs 2011 Salı

hard candy (lolipop)


aslında bu filmi izleyeli birkaç yıl oldu... fakat geçen akşam arkadaşların bize gelmesi sonucu ne izlesek diye düşünürken aklıma geliverdi... tekrar izlemekten sıkılmayacağım için izledik...

film benim favorilerimden ve muhteşem bir psikolojik gerilim... sonuna kadar gitgel yaşayıp duruyorsunuz...

hayley 14 yaşında bir genç kız jeff ise 30 yaşında yakışıklı bir moda fotoğrafçısıdır, internetten tanışırlar ve bir gün buluşmaya karar verirler. buluşma esnasında aralarında gelişen sıcak diyalog onları jeff'in şehrin dışındaki evine kadar götürür...

henüz 14 yaşında olan hayley ile 30 yaşında bir adamın arasında ne olabilirki ? peki ya adam sapıksa ? veya değilse ? küçük bir kız kocaman bir adama ne yapabilir ki ? başta savunmasız çaresiz ve sadece çocuk gibi görünen bu küçük kız filmde öyle bir cümle kuruyor ki, ben filmin içinde en çok onu sevdim

- bize yabancıların yanında kendi hazırlamadığımız bir içeceği içmememiz öğütlendi...

ve bundan kısa bir süre sonra, bu cümlenin sadece 14 yaşında bir kız için söylenmediği izleyicinin yüzüne tokat gibi çarpıyor...

son derece heyecanlı ve stres dolu bir film... film boyunca, daha önce tek izleyen ben olduğumdan meraklı sorulara maruz kalsamda ser verip sır vermedim... :)

Hayley rolünde İnception'dan da tanıdığımız Ellen Page var ve küçük yaşına rağmen üstün bir oyunculuk sergilemiş...

İMDB den hakettiği puanı almadığına inanıyorum, az bütçe ve az oyuncuyla çok iyi bir film ortaya çıkmış...

19 Şubat 2011 Cumartesi

The Prestige

bu günlerde çok film izleyip az paylaşıyorum, sebebi sanırım film izlemekten yazmaya fırsat bulamamam :) ama söz hepsini yazıcam tek tek...

bir filmi izlemek için bazen içindeki tek bir karakter bile yeterli olabiliyor benim için... evet filmler konusunda garip önyargılarım var.. ben öyle her filmi izleyen tiplerden değilim... ama bir adam veya bir kadın için filmi izlerim... bu film de öyle başladı işte... başta Christian Bale'in oynadığını duyunca izlerim tamam dedim... çünkü kendisine "makinist" filminden ötürü hayranım... oradaki oyunculuğu performansı kusursuzdu bence.. neyse o ayrı bir post konusu...

filmde çok kaliteli oyuncular var bi kere, sadece Christian Bale değil, Hugh Jackman, Michael Cane ve Scarlett Johanson...

film birbiriyle yakın arkadaş olan ve beraber çalışan iki sihirbazın bir gösteri esnasında yaşadıkları talihsiz olay sonucunda birbirlerine düşman olmalarını anlatıyor... çeşitli ilüzyon numaralarıyla bezeli bu hikayede bir çok gösterinin de püf noktalarını acı taraflarını öğreniyoruz...

birbirlerine ölesiye düşman olan bu 2 arkadaş aynı zamanda birbirlerinin en büyük rakibi haline gelirler, yıllar içinde ikisinin de rekabeti ve düşmanlığı çoğalır ve sürekli birbirlerinden daha iyi olabilmek için çabalayıp durular... rekabet zaman zaman tehlikeli hale gelir...

bu arada filmde David Bowie' de rol alıyor kısa ve öz olsada akılda kalıcı bir karakteri oynamış... ben çok beğendim...

filmdeki bu tehlikeli rekabet ölümcül bir hal alırken sonu nereye varacak ? zaman zaman hangi sihirbazın diğerinden daha iyi olduğuna izleyici bile karar veremezken sonuçta galip gelen kim olacak ve nasıl galip gelecek ? sonu süprizlerle dolu bir filmdi. 1 kez oscara aday gösterilmesine rağmen hiç ödül alamamış ama bence almayı haketmiş bir filmdir.. görsel, kurgusal ve oyunculuk bakımından çok iyiydi...

İMDB filme 8.4/10 vermiş, aldığı puanı hakediyor...

31 Ocak 2011 Pazartesi

11:14


patrick swayze ve hilary swank'ın oynadığı 11:14 , adından da anlaşıldığı gibi gece 11:14 te gerçekleşen bir olayın öncesinde neler olduğunu anlatıyor....

başınıza bir olay gelse ve bir yanlış anlaşılmadan ötürü suçlu duruma düşseniz, gerçekten hiçbir suçunuz olmadığınımı düşünürsünüz :) biraz karışık oldu tamam, şöyle yapalım... belkide başımıza gelen herşeyin bir sebebi vardır... :)

ya aslında filmde böyle derin felsefik anlamlar içeren bir film değil bakmayın saçmaladığıma...

ama eğlenceli bir film... film türü gerilim yazılmış ama ben eğlendim izlerken... yani çok beklenti içine girmeden izlenebilecek güzel bir film...

hiçbirşey için olmasada hilary swank ve patrick swayze için bile izlenir

haa bu arada filmde colin hanks oynuyor... colin hanks'i bende bu filmden önce tanımıyordum ama, film hakkında ufak bi araştırma yaparken keşfettim... kendisi tom hanks'in oğlu olurmuş... sonradan dikkat ettim de babasının kopyasıymış zaten... colin hanks belliki babası gibi sinema dünyasında parlamamış, bunun dışında bir kaç rolü daha var ama hepsi vasat roller... şu an 35 yaşında olan colin hanks'in bundan sonra yıldızı parlarmı bilmem.... babasını çok severim hadi onun hatrına colin'ide bağrımıza basalım sahip çıkalım :)

26 Ocak 2011 Çarşamba

BLACK SWAN

bi süredir izlemek için çırpındığım, ama ailemizin erkeklerinin "biz bale filmi seyretmeyiz yea" tepkilerine maruz kaldığım BLACK SWAN'ı nihayet dün gece tek başıma oturdum ve izledim....

heee şimdi bu yazıyı okuduktan sonra aynı fikirdeki tüm erkeklerin izlemediklerine çook pişman olacaklarını umuyorum... gerçekten büyük kayıp...

NATALİE PORTMAN zaten oyunculuğunu, gülüşünü, duruşunu herbişeyini son derece beğendiğim bir kadındı... beni bir kez daha hayran bıraktı kendine...

WİNONA RYDER ne oyunculuğu ne kendini beğenirim... hiç sevmem hatta bu filmde başrolde oynadığı duyumunu aldım bir yerlerden açıkçası ödüm çatladı NATALİE'nin önüne çıkarıldıysa diye.. fakat tüm kaygılarım yersizmiş belki 2 belki 3 sahnede görünüyor ve o da çok kısa zaten....

VİNCENT CASSEL kendisini ELİZABETH filminden biliyorum çok iddialı bir rol değildi, bana göre ortalama bir oyuncu. bu filmde de aynı şekilde...

filme gelecek olursak... son derece akıcı , filmde sizi olmayan birşeye inandırmaya çalışmıyor... herşey ortada, öyle sonunda süpriz olacak şapkadan kuş çıkacak diye beklemeyin... hani 6. his tarzı sonlardan değil ama güzel, derin bir iz bırakan sonu var...

Nina (Natalie Portman), oldukça yetenekli bir balerindir. Annesinden aldığı bu yeteneği ile oldukça büyük bir gösteri olan KUĞU GÖLÜ’nde oynamayı istemektedir. Bu gösterinin baş balerinini değiştirecek olan ünlü yapımcı Thomas Leroy, Nina’yı uygun bir aday olarak görmektedir. Fakat Nina, Kuğu’nun beyaz yüzü için uygundur. Diğer bir rakibi olan Lily ise, Kuğunun siyah yüzü için uygun bir adaydır. Aralarındaki rekabet garip bir arkadaşlığa dönüşecek olan ikilinin bu gidişatı Nina’nın bir takım psikolojik değişimler yaşamasına neden olacaktır…

18 Ocak 2011 Salı

ilk korku (primal fear)

bu filmi izleyeli çoook oluyor... zaten eski de bir filmdir... hafızama kazıdığım filmlerden.

filmde Edward Norton ve Richard Gere başrolde..

süprizlerle dolu bir film... Edward'ın daha toy bir bebe olduğu dönemlerden belkide ilk filmi :)

richard gere başarılı bir avukattır ve bir psikoposun öldürüldüğü davaya bakmaya talip olur. katil zanlısı daha çocuk denecek yaştaki edward norton'dur. görünüşte bu davayı kazanması imkansızdır. Edward Norton'un yıldızının parladığı bir film... sonu süprizlerle dolu, akıcı sürükleyici ve sonuna kadar ritmini düşürmeyen bir film...